Cahit Sıtkı Tarancı Akşam Vakti Şiiri. 7 Ocak 2011 Cuma 17:15 tarihinde eklendi. Neden öyle sessiz duruyorsun öyle? Şarkın mı tükendi dersin, biten günle, Yoksa gün mü bitti şarkınla beraber? Çığlıklar, içinde can verdiği bu an, N'olur, gözlerine geceler dolmadan, Bana altın gibi bakışlarını ver Cahit Sıtkı Tarancı (2 Ekim 1910, Diyarbakır - 13 Ekim 1956, Viyana ), Türk şair, yazar. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en önemli şairlerinden birisidir. CahitSıtkı Tarancı, sanat için sanat anlayışına bağlı kalan ve özellikle “Otuz Beş Yaş” şiiri ile özdeşleşen bir şairdir. Şiirlerinde en çok yaşama sevincine ve ölüm temalarına yer vermiş olan Tarancı’nın birçok farklı şiiri farklı bestekarlar tarafından bestelenmiştir. Aşk Şiirleri. 01.01.2008. 0. Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün. Delikanlı çağımızdaki cevher, Yalvarmak yakarmak nafile bugün, Gözünün yaşına bakmadan gider. Anacığım, Cahit Sıtkı Tarancı. Bir gün sılaya geldiğimde, Bir şeyler sezersen halimde, Hiç şaşmayasın anacığım. Başımı koyup dizlerine, Uzun uzun ağlayacağım Bütün insanların yerine. Cahit Sıtkı Tarancı Cahit Sıtkı Tarancı — Otuz Beş Yaş. Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün. Delikanlı çağımızdaki cevher, Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, Gözünün yaşına bakmadan gider. Şakaklarıma kar mı yağdı ne? Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz? Ya gözler altındaki mor halkalar? rhVUjF. Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş” şiiri, Türk edebiyatının kült şiirleri arasında yer alır. Behçet Necatigil’in deyişiyle “Şiirlerinde, yaşamanın ve aşkın güzelliğini öven, ölümün üstünlüğünü vurgulayan, Türkçeyi bütün tatlılık ve anlatım gücüyle şiire geçiren Cahit Sıtkı Tarancı, döneminin en çok okunan şairlerinden biri olmuş, hiçbir akıma bağlanmadan kendine özgü bir şiir geliştirmiştir.” Cahit Sıtkı, Mart 1951’de Varlık’ta yayımlanan söyleşisinde kendine özgü bu şiir anlayışının zamanla nasıl geliştiğini şöyle anlatır; “İlk yazılarımda biçim zayıflığı vardı; dize titizliği, “bütün” kaygısı yoktu. Eskiden duymak yeterlidir sanırdım. Ne kadar aldanıyormuşum! Bereket versin, sonradan kendimi toparlayabildim Ömrümde Sükût ile Otuz Beş Yaş’ı okuyanlar bu farkı görebilirler. Edebiyat anlayışı zamanla oluşur.” Şairin aynı söyleşide en çok kimleri okuduğu, kimlerin etkisinde kaldığı sorusuna verdiği yanıt ise şöyle; “Villon’dan, Ronsard’dan başlayarak Superville’e, Pierre Emmanuel’e kadar bütün Fransız şairlerini okudum. Hepsinden de çok şeyler öğrenmişimdir. Bu arada özellikle Baudelaire ile Verlaine’e çok şey borçluyumdur; bu şairler insana kişiliğini bulduran türden, ağabey ve dost şairlerdir; insana kötülük değil iyilik ederler. Bizim şairler arasında da, dikkatli bir şiir okuyucusuna çok şeyler öğretecek olanları vardır. Divan şairlerinden, halk şairlerimizden yararlandığım kadar, Yahya Kemal’den, Haşim’den ve daha yenilerden de yoluma ışık serpmiş olan şiirler hatırlıyorum. İşini namuslu gören her şair, kendisinden sonra geleceklere kesinlikle bir şeyler öğretir. Bunun için, genç şairlerin, kendilerinden önce gelmiş olanları dikkatle okumaları çıkarları gereğidir.” Cahit Sıtkı’nın şiirinden bu kadar söz edip, Otuz Beş Yaş’ı paylaşmamak olmazdı. “Otuz Beş Yaş” şiiriyle bitiriyoruz; Yaş otuz beş! yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün. Delikanlı çağımızdaki cevher, Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, Gözünün yaşına bakmadan gider. Şakaklarıma kar mı yağdı ne var? Benim mi Allahım bu çizgili yüz? Ya gözler altındaki mor halkalar? Neden böyle düşman görünürsünüz, Yıllar yılı dost bildiğim aynalar? Zamanla nasıl değişiyor insan! Hangi resmime baksam ben değilim. Nerde o günler, o şevk, o heyecan? Bu güler yüzlü adam ben değilim; Yalandır kaygısız olduğum yalan. Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız; Hatırası bile yabancı gelir. Hayata beraber başladığımız, Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir; Gittikçe artıyor yalnızlığımız. Gökyüzünün başka rengi de varmış! Geç farkettim taşın sert olduğunu. Su insanı boğar, ateş yakarmış! Her doğan günün bir dert olduğunu, İnsan bu yaşa gelince anlarmış. Ayva sarı nar kırmızı sonbahar! Her yıl biraz daha benimsediğim. Ne dönüp duruyor havada kuşlar? Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim? Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar? Neylersin ölüm herkesin başında. Uyudun uyanamadın olacak. Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında. Cahit Sıtkı’nın “Otuz Beş Yaş- Bütün Şiirleri” kitabına buradan göz atabilir, kitabın ilk bölümünü ve şairin Varlık’ta yayımlanan söyleşisinin tamamını buradan okuyabilirsiniz. Esiyor tane tane yine beyaz bir rüzgar. Söyleyin hangi kuşun kanatları yolundu? Yine hangi ağaçtan döküldü bu yapraklar? Yağan beyaz bir sükut, bir mahşerdir sanki kar! Bir hicret sevdasıdır ruhumu sardı yine. Ruhum gibi pervasız yoldaşlar da bulundu. Ruhum karıştı gitti bu kar tanelerine; Şimdi yağan kar değil, ruhumdur kar yerine. Cahit Sıtkı Tarancı Behçet Necatigil, ünlü Şiirin Üç Burcu’ yazısında "her şair, şiir hayatı boyunca, üç burçtan Gurbet, hasret ve hikmet burçlarından geçiyor." demektedir. Ben şairin geçtiği bu üç aşamayı tecrit, tefrit ve hikmet makamları ya da araştırma, kendini kurma ve idealini gerçekleştirme, estetik vizyon olarak kavramlaştırmaktayım. Bu burçların ne olduğunu bilmek, şairin de şiir okurunun da işini kolaylaştırır. Aslımda bu kavramlaştırma çıraklık, kalfalık ve ustalık aşamalarının şiirdeki karşılıklarıdır. GURBET BURCU Şair, önce bir süre bir gurbeti yaşar. “Sanki robinson gibi, ıssız bir adaya düşmüştür. Sağda solda eline geçirdiği öteberiyle kendine bir barınak yapar. Bir korunma içgüdüsü, onu, bulduklarıyla bir yapı, bir çatı kurmaya ve varlığını böylece kanıtlamaya zorlar. Tam bilincinde değildir yazdıklarının ve bu dönemde rastlantının payı büyüktür. Beğenisi sağlam temellere oturmamıştır. Beğendikleri, iyi şairler de olabilir, kötü şairler de. Gününün ustalarına raslamışsa, bu onun için bir şanstır. Onlar gibi yazar; onlardan farksız da, onlardan iyi de yazabilir. Ne var ki özentidir, taklit ve kendini arayıştır bu dönem ürünleri. Yeri, zamanca kendine yakın birkaç kuşak içinde bir şairin tekrarıdır. Gurbet burcunda ne kadar kalınacağı da, şairine göre değişir." Gurbet burcu, şair için başlangıçtır, dilin içinde uyanış, dilin imkanlarını ve gücünü fark etme, ayağa kalkıp yola koyulma, arayış çabasıdır. Şair bu ilk aşamada, tecrit, yani soyutlama yapmaya çalışmaktadır; bilim, felsefe ve din yardımıyla kendi varlığını ve çevresini anlamlandırmaya çalışır. Gurbet aşamasında yapılan iş, bir yandan aidiyet problemini çözme, bir dünya görüşü oluşturma ve bir anlam arayışına başlamak, bir yandan da şiirin ne olduğunu kavramaya çalışmaktır. Şair, şiir söyleyişte Cahit Sıtkı Tarancı gibi ustalaşsa bile gurbet burcunda kalabilir. Çünkü bu aşamada asıl olan anlam arayışıdır. CAHİT SITKI TARANCI GURBET BURCUNDA BİR ŞAİR Diyarbakır’da Müslüman bir ailede yetişen Cahit Sıtkı Tarancı, 1924 yılında, henüz 14 yaşındayken Diyarbakır’daki ailesinden ayrılıp İstanbul’da, Kadıköy’de yatılı olarak Saint-Joseph Lisesi'nde okumaya başlaıdı. Çocuk denecek yaşta ailesinden kopartılarak "iğneli beşiğe" kundaksız salıverilen şair, babası Bekir Sıtkı Bey'in ihtirasla önüne koyduğu "vali olma ideali" karşısında madde itibariyle yaşanılan dünyada kalsa da ruh itibariyle başka diyarlara yönelme arzusu içerisine girer. Yatılı okulun katı ve kuralcı yapısı içerisinde babasının "benim senden pek büyük ümitlerim vardır... Bu ümitlerimin boşa çıkmamasına gayret et..." ihtarını sürekli akılda tutacaktır. Cahit Sıtkı Tarancı, bu yeni ortama bir türlü alışamadı. Büyük bir yabancılık duygusuyla anne şefkatine duymuş olduğu özlemini özellikle şiir kitaplarına yönelerek gidermeye çalıştı. Namık Kemal'den Tevfik Fikret'e, Corneille'den Moliere'e sanatkârların dünyasında saklanmaya çalışmaktadır artık. 1927 yılında Galatasaray Lisesi'ne gelindiğinde şairin içerisine düştüğü yalıtılmışlık psikolojisi kendini iyice hissettirmektedir. Galatasaray Lisesi'nde Ziya Osman Saba ile tanıştı. Lise öğrenimine aynı okulda devam etti. Şiir yazma girişimlerine lise öğrencisi iken başladı. Hafta sonu tatillerini dayısı Nafia Vekili Feyzi Bey'in evinde, yaz tatillerini memleketi Diyarbakır'da geçirdi. 1931'de Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu ve Yıldız’daki o zamanki adıyla Mülkiye Mektebi’ne, bugünkü Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ne yatılı olarak başladı. Üniversite öğrenimi gördüğü dönemde yazdığı "Uzak Bir İklimde", "Gece Bir Neticedir" ve "Güneşe Âşık Çocuk" gibi şiirler Tarancı'nın ilk şöhretini sağladı. Cahit Sıtkı, derslere karşı ilgisizdi; "kendini içkiye vermesi, birtakım gönül maceraları yaşaması yüzünden" mülkiye eğitimini tamamlayamadı. Yükseköğrenimini tamamlamak üzere Paris'e gitti. 1938-1940 yıllarında Paris'te Sciences Politiques’te öğrenimine devam etti. Bu dönemde geçimini sağlamak için Paris Radyosu'nun Türkçe yayınlar servisinde spikerlik yaptı, bir yandan da gazeteye öyküler göndermeye devam etti. Paris'teki öğrenciliği sırasında Oktay Rifat ile tanıştı. II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı uçakları 1940 yılında Paris'i bombalamaya başlayınca öğrenimini bırakmak zorunda kaldı; 13 Haziran 1940'ta bisiklet ile kaçarak önce Lyon'a sonra Cenevre'ye geçti. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra Türkiye'ye geri dönmüştür. Cahit Sıtkı, hiçbir yüksekokul bitiremeden Diyarbakır'a döndü. 20'li yaşlarıdaki Tarancı, poetikasının temelini oluşturan çok esaslı bir meseleyi, şiirin bağlanmayla ulaşılan bir emniyet alanı’ olduğu meselesini de fark etti. İnsanların arasında bir kendi şiir dünyasını kurarak bağımsızlaşan şair, burada kendi emniyet alanını oluşturur. Bu alan, şiirin alanıdır. Bu alanın içerisinde beni'ne meşrûiyyet kazandıracaktı. Yayımladığı ilk şiirleriyle bu alanın sınırlarını yoklayan Tarancı, hayatının anlamını, dolayısıyla da varoluşunu, bu alanda tamamlama gayretine yönelecektir. Şiirleri takdir gördükçe de babasının istediği gibi bir evlat olamayışının telafisini yapmış olmakta; şiirle önünde açılan alanı varlığının, vücudunun meşruiyet kazandığı alan olarak görmektedir. Aidiyet problemi, bu aşamada yaratışı, Yaratıcı’nın varlığını ve kendini yaratan güce sorumlu hissetmek ve hesap vereceğini kabul etmekle çözülür ya da çözülmez. Dünyaya doğmayı ıstırabın içerisine doğmak olarak kabul eden henüz 20’li yaşlarını yaşayan genç şair, şiirlerinde “Hakikatin yalanlara baş eğdiği gecenin susuzluk mahsulü” olduğunu dile getirir. 1930’lu yıllar Necip Fazıl Kısakürek de dahil tüm sanatçıları bunalımda olduğu, bohem hayatı yaşadıkları bir dönemdir. Cahit Sıtkı Tarancı, 1933'den sonra çeşitli dergilerde yayımladığı ve 1946 yılında "Otuz Beş Yaş" adını vererek bir araya getirdiği şiir kitabındaki metinlerde, kendi bireysel duygulanımın etrafında dolaşmış ve ruhunun ihtiyacı olan varoluş alanı’nı bulmaya çalışmıştır. HASRET BURCU Şair, sonra hasret burcuna, tefrit aşamasına gelir. Gurbet, şiirde dışa doğru hamledir, hasret ise içe doğru hamle. “Şair, şiirini özlüyor, gurbetlerde oyalanmanın zaman kaybından başka bir şey olmadığını gördü. Yazdıklarında da ne kadar kendisi, ne oranda başkaları olduğunu gördü. Kendine özlemiyle dolmuştur. Yoğunlaşır, belirginleşir bu özlem. Şimdi şikâyetleri, tedirginlikleri kişisel biçimlere girer, kendi bakış açısını, kendi yazış biçimini bu süreçte bulur. Saplantıları, inançları dikeyinde derinleşir. Sularda halkalar eşmerkezlidir, kıyılara daha sert çarpar. Şair, büyülenmiş gibi, içinde uzayıp giden kendi kervanının peşinde, asıl bu hasret döneminde, önleyemediği bir güçle kendini, kendi dünyasını aktarır bize. ” Şiirde kalfalık dönemi denilebilecek bu dönemde hem düşünce ve duygu boyutları hem ritim boyutu hem de hayal boyutu problem olmaktan çıkar. Gelişme tamamlanmasa da söyleyişte belli bir yetkinliğe ulaşılır. HİKMET BURCU Şair en sonunda hikmet burcuna geçer. “Zaman geçer, birden görür çevreyi, dünyayı dilediğince bir biçime sokmanın zorluğunu görür. Mutluluk çapı belli bir çevrenin ya da çok geniş bir alanın, diyelim dünyanın mutluluğu hâlâ gerçekleşmemiştir. Bunu anlar. Anlar ki, kendi küçük özlemlerini bile gerçekleştirememiş, yakın çevreyi bile değiştirememiştir. Gösterdikleri, hatırlattıkları yüzde kaç uygulanmış, sözü ne dereceye kadar geçerli olmuştur; görür, yazdı da ne oldu! O zaman hikmet burcuna girer. Hikmet çapraşıktır ve çok az değişir. Geçmişin büyük şairlerini o zaman anlar. Niçin her biri bir yerde kötümser olmuş, dışımızdaki zamanın içimizdeki vakti nasıl çabuk tükettiğini algılamanın acısıyla niçin her biri Yunus’laşmış, Hayyam’laşmış, Galip’leşmiştir.” Şair denilince akıllara hikmet burcunda şiir söyleyen’ gelir. Çünkü büyük şair, hikmet burcunda şiir söyleyen sanatçıdır. Behcet Necatigil, şairlerin çoğunun “gurbeti ve hasreti yeter görürler kendilerine, güçlerini bu kesimlerde gösterirler; aradıklarını onlarda bulmuş gibidirler, fazlası ilgilendirmez onları.” demektedir Esiyor tane tane yine beyaz bir hangi kuşun kanatları yolundu?Yine hangi ağaçtan döküldü bu yapraklar?Yağan beyaz bir sükut, bir mahşerdir sanki kar!Bir hicret sevdasıdır ruhumu sardı gibi pervasız yoldaşlar da karıştı gitti bu kar tanelerine;Şimdi yağan kar değil, ruhumdur kar yerine. Cahit Sıtkı TarancıÂlemde gündüz gönlüme işkencedir; Bence bayram ufukta gün bitincedir. Günün geçit vermez karlı dağlarını Sanki sihirbaz bir el eritincedir. Bütün gün beklediğim bahar ki gece, Gökte yıldızların da ümidincedir. Yollar, yollarda nihayet içime denk, Sonsuzlaşarak başı boş gidincedir. Ben ister güleyim, ister ağlayayım, Sesimi yalnız kendim işitincedir. Âlemde gündüz gönlüme işkencedir; Bence bayram ufukta gün bitincedir.

cahit sıtkı tarancı kar şiiri