DİDEM MADAK (8 Nisan 1970- 24 Temmuz 2011) 8 Nisan 1970’de İzmir’de dünyaya gelen Didem Madak, 13 yaşındayken annesini beyin kanseri nedeniyle kaybetti. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesine devam eden Madak’ın ilk şiirleri ‘Sombahar’ ve ‘Ludingirra’ dergilerinde yayımlandı.
İlkşiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayımlanıyor, sonrasında ise Grapon Kağıtları(2000),Ah'lar Ağacı(2002) ve Pulbiber Mahallesi(2007) şiir kitaplarıyla kendini bizlere iyice benimsetiyor güzel şair. Çok olmadı aslında şahsımın Madak şiiriyle içime işleyene dek tanışması.
Didem Madak ve Tasavvuf 40 yıllık hayatına 3 şiir kitabı sığdırmıştır Didem Madak. Bunlardan ilki İnkılâp Kitabevi Şiir Ödülü’ne layık görülen Grapon Kâğıtları’dır.
Geceninbir vakti beraberce dinlenen Didem Madak şiirleri ve artık gözlerime ağır gelen gözyaşlarının mumun eriyen özünden benim yerime akıtması fiili.
Bu yazımızda şiirleri ile ses getiren ünlü yazarımız Didem Madak’ın sözlerini derledik. Didem Madak’ın söylemiş olduğu en güzel sözleri bu yazımızda okuyabilir ve sevdiklerinizle Twitter, facebook, instagram ve diğer sosyal medya araçları ile paylaşabilirsiniz. Didem Madak Sözleri
DidemMadak Edgar Allan Poe Edip Cansever Hasan Hüseyin Korkmazgil Melih Cevdet Anday Metin-Altıok Nazım Hikmet Necip Fazıl Kısakürek Nilgün Marmara Orhan Veli Kanık Oskar Wilde Özdemir Asaf Sabahattin Ali Şükrü Erbaş Turgut Uyar Ümit Yaşar Oğuzcan Vladimir Mayakovski Yahya Kemal Beyatlı Yılmaz Erdoğan Yusuf Hayaloğlu
Sum1P. Solup giden otlar arasında kalan o tek canlı çiçek gibi, şiiri kelimelerin farklı boyutlardaki yansıması haline getiren şair Didem Madak! Asıl mesleği avukatlık olup, dosyalara sığmayacak şeyleri şiir haline getiren birini sevince kıpırdayan her şiiri, kahverengi bir çaydanlıkta saklayan güzel insan. “Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.” Demişti bir şiirinde. Oysa ben onun yazgısını düzeltip ruhuna yakışır bir kader yazabilmeyi dilerdim. Şiirle ilgili düşüncelerini bir söyleşide şöyle ifade etmiş; “Hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden biraz kadınsı’, durup dururken şiirler.” “ey beni dili kesik bir korku filmine esas kız yapan hayat! bak küfrün sokaklarında lambalar yandı. ben sesleri birbirine uyduğu için yalnızca perşembeleri endişelenen bir şair değilim. bilesin ki devamlı endişeliyim.” Hayatın esas kızı, esaslı rollerin yegane kederlisiydi. Bir kere bile şikayet etmedi acılara, şiirleriyle gülümsedi acıya, acıların güzelleştirdiği en güzel şarkıydı Didem. Şiirlerini telaşlı, alelacele görüyor ve sade-olabildiğine kadife yazıyor tüm dizeleri Madak. Kullandığı dilde aslında içini okumak da mümkün. Bazı şairler –nasıl başardıklarını asla anlayamadım- her şiirde farklı bir mimikle bakıyor. Didemde hep buruk bir sevincin mahcup gülümsemesi. Bundandır samimiyetinin böyle sayfalardan taşışı. “ miyoptum ve çizdirmeye de hiç niyetim yoktu. Göz görmeyince gönül kanatlanırdı insanlığa doğru.” Diyor Madak… Sahiden görmeyince katlanır mıydı gönül, yoksa uyurken bile karşımıza çıkan keder hangi körlükle yok olabilirdi sorgulamış mıydı hiç ? Didem Madak, 3 kitabıyla üçbin farklı özlem,n ellerinden tutup havaya kaldırıyor ruhumuzu. Çok sevmeleri,özlemeleri anlatıyor. Annesizliğini şiirlerinde en vakur şekilde işleyen şair, ölümden de bir ahbap olarak sıkça bahsediyor,sezdirmeden-inceden. Kızı Füsun’u,kardeşi Işıl’ı, arkadaşlarını, yeğenini bile taşıyor şiirlere ve şiirde “kadın” başrolde hep. Acıların üzülmelerin farklı bir rengini tattıran Madak, öyle gözlemlerinden çok duyularıyla yazar sesi,yağan yağmuru severek yazar şiirleri. Onlara sıcacık dokunur, öyle yazar. Okuyan bazen üçüncüde anlar ardındaki gizemi. Bazen de aynı satıra binbir anlam yükler.. “Kalbimi de büyüttüm sonunda Artık bazen gözlerime tırmanıp bakıyor sokağa Kirpiklerime tutunuyor, o ince parmaklıklara Öyle çok büyüdü yani, görsen şaşarsın. Kalbim sanırım büyüyünce Sokaklarda ağlayan biri olacak Rezillik yani maviş anne! Kalbim komik kaçacak Kaçmaması için sen en iyisi kalbime de Benim serüvenimden bir yer ayırt Aman, mutsuz bir yer olmasın!” Müjde şöyle anlatıyor; Ölümünden bir gün önce Işıl, hastaneye kucağında bir defterle geldi. İçinde Didem’in el yazısıyla notlar bulunan bu defter, aslında bir ajandaydı. “Son yazdığı şiir” olarak, Işıl’a bir süre önce okuduğu şiir vardı içinde 128 Dikişli Şiir. Bu son şiiri bir kuytuda okuduk, son bir gece olacağını bilmeden … Işıl, Zeynep ve ben. Bir yokluğa yuvarlanır gibiydik … O gece Hale Teyze’yle birlikte kaldık Didem’in yanında. Sabah olmak üzereydi … Hastanenin antetli kağıtlarına, fotokopi çeker gibi yazmaya başladım Didem’in emanetini. Kaybolmasından korkuyordum. Hem şiirin başını okşarsam, sanki Didem hiçbir yere gitmeyecekti… “Kelimelerin mezarlığında gece bekçisiydim. Dirilecekleri günü bekledim”. Demesi de boşa değil. Şimdi tüm kelimeler daha da güzelleşti. Şairler erken ölür, bundandır şair olmaktan korkuşumuz. Şiir olup ölümsüzleşen tüm kadınlara selam olsun! Yazıyı en sevdiğim şiiriyle bitirirsem, ruhunda çiçekler açacakmış gibi sanki… Öyleyse; açsın çiçekler… Bıktığım Şeyler ve Yeşil Fanila Gözlerin bir yeşil fanilaydı balkonda uçuşan Sicim yağmur taklidi Bıkmıştım zor geçen kışlarımı anlatmaktan Bardağa birkaç çiçek ıslamaktan. Parmağımın ucunda kırmızı kenarlı bir bulut Onu uzatırdım sana, yalnızlık gibi iri bir damla Parmağıma düşen bir damla kandı aşk. Seni sevince pazara çıktım sevinçten Enginar aldım “süper enginarlar” diye bağıran adamdan Oturup ağladım sonra, şaşırdın. Bu “süper” oluşta canımı acıtan bir şeyler vardı. Canımın acısıydın. Ben bir tek o canı unutmamak için her şeyi hatırlamıştım. Sevişmiştik. Evde binlerce tespih böceğinin ayak izleri Sevişmiştik. Biri başımdan aşağı pırıltılarla dolu bir sözlüğü boşaltmış gibi Seni sevince kıpırdayan her şiiri Kahverengi bir çaydanlıkta saklıyorum. Sonra gittin. Birlikte kışlıkları naftalinleyecektik. Söz vermiştim unutmayacaktım gözlerini Bir yeşil fanila gibi ipte, alıp ütüleyecektim. Herkese iyi akşamlar demeyi öğretecektim gözlerine. Sonra gittin. Çocuk oldum bir daha, ağladım. Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı. Kitaplar, aşk, her şey. Her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım. Keşke nane şeker gibi mentollü bir buluttan doğaydım Sonra gittin. Beyaz bir küf büyüdü evde, tersten yağan kar gibi. Keşke dünya toz şekeri ile kaplı olsaydı. Çocuk oldum sonra ağladım, yağmur bile beni ayıpladı. Söz dedim, söz verdim. Ruhumu gömdüğüm yer hala belli. Güneşi özledim, sonra seni Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım. Sonra gittin Gözlerin bir yeşil fanila unutulmuş balkonda Sicim yağmur taklidiydi Artık iyice inceldi. Didem Madak Didem Madak Alıntıları
Sayfa İçeriği Didem Madak Sözleri, Didem Madak’ın Sözleri, Didem Madak En Güzel Sözleri, Didem Madak Kitap Sözleri, Didem Madak Sözleri Tumblr, Didem Madak Sözleri Facebook Bu yazımızda şiirleri ile ses getiren ünlü yazarımız Didem Madak’ın sözlerini derledik. Didem Madak’ın söylemiş olduğu en güzel sözleri bu yazımızda okuyabilir ve sevdiklerinizle Twitter, facebook, instagram ve diğer sosyal medya araçları ile paylaşabilirsiniz. Didem Madak Sözleri İnsanlar aradığında gelmezler, aramadığında keşke beni çağırsaydın derler. İnanma pencerelere bayım, geceleri hepsi ayna oluyor. Hayattan söz edilirdi. Zor denirdi ve ardından susulurdu mutlaka. Annem ki beyaz bir kadındır. Ölüsünü şiirle yıkadım. Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım, öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım. Tehlikeli sayılmam artık kalbimi kalın bir kitabın arasında kuruttum. Dalgınlığınıza gelmek istiyorum ve kaybolmak o dalgınlıkta. Avuçlarıma kar yağardı. Kimi zaman da tipi; Kaç kere avuçlarımda mahsur kaldım. Sağlam bir halatla çekiyorum acıyı kendime doğru. Bir gecekonduda oturuyor kalbim oysa; Yağmur yağdıkça bir gecekondunun damı gibi içine doğru ağlıyor. İnanın kendimin yokluğunda çok kitap okudum. Sonra içime ve hatta dışıma kapandım. Küsmek gibi bir şey, bir çeşit gölge fesleğeni. Bir çeşit olmayan hayat. Zaten hiçbir şeyi kararında bırakamamak ve ortasını bulamamak gibi bir sorunum var benim. Epeyce göçebe yaşadım, sadece iki valizim oldu. Bir yığın insan tanıdım. Ama hep yalnızdım. Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum. Yapıştırsam da parçalarını hayatımın, su sızdırıyordu çatlaklardan. Bir yığın insan tanıdım. Ama hep yalnızdım. Sözler ağır alışveriş torbaları gibi, gitgide taşınmaz olur Efendimiz. Bak, ömrüm eriyor işte. Çocukluk fotoğrafımdaki kardan adam gibi yanı başımda. Bak, ilkokul talebesi kalbimden, yine karne parası istiyorlar. Bir gecekonduda oturuyor kalbim oysa yağmur yağdıkça, bir gecekondunun damı gibi içine doğru ağlıyor. Gece açılıp gündüz kapanan bir parantezdim. Beklemek; Bekçisi olmayan geceler denk geliyor bana, çaresiz bekliyorum. Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı. Aşk diyorsunuz, limanı olanın aşkı olmaz ki bayım. Güneşi özledim, sonra seni. Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım. Kalbimi de büyüttüm sonunda. Artık bazen gözlerime tırmanıp bakıyor sokağa, kirpiklerime tutunuyor, o ince parmaklıklara, öyle çok büyüdü yani, görsen şaşarsın. Yeter ki sen beni hiç yazamayacağım bir romanın kollarına atma. Ölürüz belki ikimiz de ucuz bir aşk romanının sonunda. Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım. İçim sıkılmasa o kadar, tek bir satır bile okumazdım. Şimdi bana yalnızca dertli türkülere duyduğum karşılıksız aşk kaldı. Dokunsalar dağılırdı iyi pişmiş kurabiyeler gibi kalbimiz. Siz zehir nedir bilmezsiniz, zehir aşkı bilir oysa bayım. Bazen sevinince annem gibi, rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına. Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım. Bilmiyorsunuz darmadağın gövdemi. Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum. Karanlıkta oturuyorum, ışıkları yakmıyorum. Bıçağın ucundaydı insanların hafızası. İnsan unutandır ve insan unutulmaya mahkûm olandır. Tam on gün oldu, gamzelerinden su içmiyor kuşlar. İnsan kaybolmayı ister mi? Ben işte istedim bayım. Uzaklara gittim. Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin. Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım… İnsan çıtır ekmeği ısırdığında, kırıklar dolar kucağına. İşte orası umudun tarlasıdır ve orada başaklar ağırlaştığında, sayısız ah dökülürdü toprağa. En iyi hikâyeleri ölüler anlatır. Ölülerin anlattığı hikâyeler İnşirah suresi gibi insanı ayartır. Kalbimi kalın bir kitabın arasında kuruttum. Onu orada beş parmaklı bir çınar yaprağı gibi unuttum. Bir zamanlar kendimi bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım. Kaç metredir benim yokluğum? Benden daha çok var sanmıştım. Benim yokluğumdan dünyaya bir elbise çıkar sanmıştım. Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan Sonunda ben de alıştım. Ah dedim sonra, Ah! Acı denizlere doğru akıyorum. Bayım; bu gidişleriniz beni şair, sizi şiir yapacak. Az sonra ölecek birinin gözleriyle dünyaya baktığımızda hayatın her yerinden şiir fışkırdığını görürüz. İçim ezildi geçen gün, geçen ay, hatta geçen yıl da biliyorsun. Sen yanımda olmadığından. Pardon diyorum ayağıma bastığında dünya, saçlarımın ucundan başlıyor artık kırılma. Kelimelerin tadına bakıyorum, zehrinden korktuğum acı kelimeler yutuyorum yanlışlıkla. Bazı yaralar yararlıdır buna inan. Bazı yaraların ortasından küçücük bir el, sanki geçmişine çiçek uzatır. Bazı yaralardan sızan kanla, tüm geleceğin yıkanır. Bilirim kırılmış dizeleri tamir etmez zaman. Çocukluğumuzda eski tül perdelerden gelinlik biçerdik kardeşimle kendimize durmadan. Olmayan çayları, olmayan fincanlardan içerdik. Olmayan kapıları açardık, olmayan ziller çaldığında. Siyah papyonlu olurdu mutlaka resim defterimizdeki damat. Yedi günde yarattığımız dünya da mutlu olurduk pastel koksa da. İçimden çıkmak istiyorum artık. Vişne bahçeleriyle dolu neşeli bir şehre benzerdi senin sesin. Bildiğim bir şey varsa bayım; dualarım gün olur da kabul olursa, bu şehrin tarih kokan sokaklarının birinde seninle karşılaşmayı dilerim. Belki bir gün balkona çıkar, blok flütle çocuk şarkıları çalarım. Kaybolmak istemiştim bir zamanlar. Kapının arkasında yokum demiştim, ve divanın altında da. Bulamazsın ki artık beni, hayatın ortasında. Kaybolmak istemiştim bir zamanlar beni kimse bulamazdı. Tanrı’nın arkasına saklansam O kocamandı, en kocamandı O, Bir kız çocuğunun hayalleri kadar. Bugün kalbimi eski bir plak gibi, öyle çok tersine çevirdim ki… Vasiyetimdir; En güçlülerinden seçilsin, beni taşıyacak olanlar. Ahtım olsun, yükleri ağırlaşsın diye iyice, tabutumun içinde tepineceğim. Geçti ömrüm iklimden iklime, yuva yapıp kaç paket cigaranın bacasında. Yorgunum, kahvem çamur gibi, batmaya da razıyım, artık beni anla. Yeter ki sen beni hiç yazamayacağım bir romanın kollarına atma. Yıllardır kendini Bulutlar da saklayan İllegal bir yağmurum. Bir yağsam pahalıya mal olacağım. Ne zaman gizlemeye niyetlensem kendimi, itirafın dibine vuruyordum. Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya “Olanlar oldu tanrım bütün bu olanların ağırlığından beni kolla.” Ya siz! Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat? Nasıldı öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?
kendisinden pek çok iyi şiir beklediğimiz, ödüllü, genç, yanılmıyorsam izmirli şaire. ludingirra'da çok güzel şiirleri yayınlanmıştır. her geçen gün daha da iyi şiirler yazarak çıtasını istikrarlı bir biçimde yükselten hanım şairimiz. polyanna'ya mektuplar mesela, çok da banal olabilecek bir konuda yazılmış, gerçekten etkileyici şiirlerdi. ilk okuduğumda hasta olduğum,inanılmaz beğendiğim ,daha sonradan kendisinin bir şekilde kuzenim olduğunu öğrendiğim,şaşkınlığın kralına boğulmama sebep olan ve her nasılsa hala tanışamadığım çok güzel şiirler yazan şahıs,şair kişi... " çiçekli şiirler yazmak istiyorum bayım " kendisinin muhteşem bir şiiridir. ve sonrasında bkz ahlar ağacı... ne çocuk ne kadın o. ama eger şiirinin sesinden bahsedersek çocuk-kadın bir sesi var diyebiliriz. bazen bu çocukkadının sesi kırılır, teselliyi mutfağında poşet domates çorbasi yapmakta bulur, bazense delikanlılaşır, agrida olduğu gibi kusar öfkesini, küfreder ağız dolusu, ama hep cok acır. ben onun şiirindeki günlük hayatının ekonomisiyle düşlerin, çocuk kalabilmenin saflığının imgelerinin buluşmasını seviyorum. evden kaçmanın pembe spor ayakkabıları vardır mesela, ve didem madak bu şiirleri kusarak yazar. pollyannaya mektup yazarken söylediği gibi bizim de hayatımız bir mutsuzluk inşaatı olduğu için bu kadar çok severiz belki onun şiirlerini, bu kadar çok burkuluruz. bir gün tanışmayı çok isterdim yazdığı her satırı hayatimin bir döneminde sürekli aklımdan tekrarladığım bu kadınla. artik pek şiir yazmiyor ne yazık ki. çıkan şiir dergilerinde boşuna arıyorum ismini. oysa ruhun damardan didem madak şiirlerine ihtiyaci olur koyu bordo bir hüzün indiğinde şehre. istanbula yerleşip avukatlık yaptığını biliyorum, istanbul barosunun sitesinden de harbiyede bir büroda çalıştığını öğrenmiştim. umarım gündeliğe dair tecrübesi artarken bunları yine şiirlerinde düşlerle çok güzel bir şekilde harmanladığını görürüz. 90'lı yıllara dek erkek egemen şiirimize mührünü basan kadın şairlerimizin başında geliyor bence. ve yaşadığı kimi acılar ve buhranlar şiirindeki imgeyi oluşturuyor. turgut uyar'daki hüznün koyu renklisi. ekşi sözlük kullanıcılarıyla mesajlaşmak ve yazdıkları entry'leri takip etmek için giriş yapmalısın.
Okuma süresi 4 dakikaEdebiyat tarihi de diğer tüm tarih türleri gibi erkek egemen bir tarih olarak yazılır ve okunur. Ama edebiyat tarihinin derinliklerine inildiği zaman, öyle kadınlar gözümüze çarpar ki bu tarihin yeni baştan ve daha kadın vurgulu yazılması için bize olanak verirler. Kadın şairler, Antik Çağ’dan bu yana, her zaman varlıklarını sürdürmüşler, fakat çoğu zaman kadın sesinden ürken kulaklarca tarih sahnesinin ötesine itilmeye çalışılmışlardır. Bunun ilk ve en çarpıcı örneği olan Sappho MÖ 630- MÖ 570 tarihin bilinen ilk kadın şairidir. Şiirleri, genellikle erotik temalar içerir ve bu açıdan da erotik şiirin de öncülerinden kabul edilir. Lesbos bugünkü Midilli adasında doğan ve orada yaşayan Sappho, günümüzde de kullanılagelen “lezbiyen” kavramının kökeninde hak sahibidir. Eşcinsel olduğu bilinmekte olan şair, kadın devriminin günümüzdeki en büyük sembollerinden birisidir. “Ah Gongyla, benim biricik gülüm, sıyır sütbeyaz giysini üzerinden. Nasıl istiyorum şimdi gelmeni, benim isteğimi beslesin diye güzelliğin. Ne zaman görsem seni bu giysinin içinde, öyle güçsüz ve öyle mutlu oluyorum ki, çok kızsam da Kyprian’a, işte yalvarıyorum öç almasın diye benden, belki hemen salıverir seni, Gongyla ve gelirsin yeniden bana, bil ki sensin en çok arzuladığım dünya bir yana, sen bir yana.” Sappho ve Erinna Sappho’dan sonra kadın şiiri elbette varlığını sürdürmüştür. Ama Ortaçağ dünyasında, bu şairlerin varlıklarını hissettirmesi ve günümüze ulaşmaları mümkün olmamıştır. Modern çağın başlamasıyla birlikte, dünya edebiyatında, kadın şairler yeniden kendilerine yer açmayı başarmışlardır. 20. yüzyıl, kadın şiirinin altın çağıdır. İran Edebiyatı’nın en ünlü isimlerinden Füruğ Ferruhzad 1935-1967 bu dönemde yaşamıştır. İran lirik şiirinin en güzel örneklerinin Furuğ şiirlerinde görüldüğünü söylemek iddialı olmakla birlikte birçok kimsenin itiraz edemeyeceği bir söylemdir. Genç yaşta hayatının kaybeden güzel şairin şiirleri, günümüzde dahi sıcaklığını ve duygusunu korumaktadır. “belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el durmadan yağan karın altında gömülmüş olan ve bir daha ki yıl, bahar pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde ve teninde fışkırdıklarında uçarı yeşil saplı fıskiyeler, çiçek açacak olan o iki genç el sevgili, ey biricik sevgili inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.” Füruğ Ferruhzad Öte yandan kadın şiiri denildiğinde, belki de en çok akla gelen ve dillendirilen isim Sylvia Plath’tir. 1932-1963 Füruğ Ferruhzad’ın çağdaşı olan Sylvia, şiirleriyle olduğu kadar yaşamı ve yaşama veda edişiyle de ünlüdür. Henüz 32 yaşındayken, kafasını fırına sokarak intihâr etmesi, günümüzde dahi oldukça spekülatiftir. Ama bu intihârı böyle değerli ve spekülatif kılan şey, şüphesiz Sylvia’nın şair yanıdır. Onun şiirleri, içinde garip bir hüzün barındırır hep. Lirik bir şair olmanın da ötesinde, liriğin doruklarını öğretir o bize. Şiirin dilini, en estetize şekilde nasıl yalınlaştırabiliriz sorusunun bir cevabı gibidir onun şiirleri. Bir kadın, bir anne ve bir şair olarak üç ayrı yönüyle inceleyebileceğimiz Sylvia, şüphe yoktur ki dünya edebiyat tarihinin en önemli isimlerindendir. “Bir kalıp sabun Bir nişan yüzüğü Altın bir diş. Herr Tanrı, Herr Şeytan Savulun Savulun. Küllerin arasından Doğrulurum kızıl saçlarımla Ve çıtır çıtır adam yerim.” Sylvia Plath Dünya kadın şiirinin yanında, Türkiye’de de kadın şiiri, son yüzyılda oldukça gelişmiştir. Türkiye coğrafyası, birçok önemli kadın şaire ev sahipliği yapmıştır. Örneğin Nilgün Marmara 1958-1987. Sylvia Plath’in şairliğinden ve hayatından fazlaca etkilenmiş bir şair olan Nilgün Marmara, Sylvia üzerine birçok inceleme yapmıştır. Şiirleri ve hayatı ondan izler taşır. Öyle ki 29 yaşında iken Sylvia gibi intihâr ederek hayatına son vermiştir. Türkiye edebiyat tarihinin en kırılgan şairlerinden birisi olan Nilgün, Düşü Ne Biliyorum isimli şiirinde şöyle yazar Yine de, zaman kedisi pençesi ensemde, üzünç kemiğimden çekerken beni kendi göğüne, bir kahkaha bölüyor dokusunu düşler marketinin, uyanıyorum küstah sözcüklerle Ey, iki adımlık yerküre senin bütün arka bahçelerini gördüm ben! Nilgün Marmara Ve son olarak Didem Madak 1970-2011. Yakın tarihte kaybettiğimiz yazar, Türkiye’nin en önemli kadın kalemlerinden birisidir. Feminizmin Türkiye şiirine en önemli ve en çarpıcı akisleri Didem Madak şiirlerinde görülür. Grapon Kağıtları eseri, şiir hafızamızın en nadide yerlerine kazınmış hâldedir. Onun naifliği ve inceliği, yüzyıllar boyu Türkiye edebiyat tarihini meşgul edeceğe benzemektedir. Çiçekli şiirler yazmak isteyen Didem Madak, bize çiçek bahçelerinin kapısını şöyle aralamaktadır “Büyük gemiler de yok artık bayım Büyük yelkenler de Büyük kâğıtlar yakmak istiyor şimdi canım. İşte az önce bir karabatak daldı suya Bir süredir kayıp Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım. Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum. Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz? Bir gül, bir güle derdi ki görse Yalan söylüyorum Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.” Didem Madak Bütün bunların yanında, dünya edebiyat tarihindeki kadın şairler, elbette bunlarla sınırlı değildir. Antik Çağ’dan günümüze, bilinen ya da bilinmeyen birçok kadın şair, yeryüzününün absürtlüğüne katlanmış, yeryüzünü şiirleriyle anlamlandırmaya ve güzelleştirmeye çalışmış ve yaşamdaki misyonunu tamamlayarak yaşama veda etmiştir. Burada isimlerini anmadığımız birçok kadın şairin de isimlerinin anılmaya değer olduğunu belirtmekte fayda vardır ki yazıda söz konusu edilen kadın şairlerin, diğerlerine bir değer ölçütüyle bahsedilme konusunda üstün gelmediğini özellikle vurgulamak gerekir. Kadın şiirinin günümüzde geldiği nokta, geçmiş yüzyıllara nazaran oldukça iyidir ama elbette hâlâ kâfi değildir. Erkek egemen edebiyatın, erkek egemen şiirin etkileri, günümüzde de devam ediyor olacak ki bir kadın şairin, kendisine bu erkek egemen alanda yer edinebilmesi için sadece iyi yazması da yeterli olmayacaktır. Ama her şeyin yanında, anımsamak gerekir ki; şiir kadındır ve kadın kalacaktır…
didem madak en güzel şiirleri