6gGy6X. KİTABIN KONUSUGelenek göreneklerine bağlı, özellikle ahlaki konularda çok titiz olan Ali Rıza Bey ile batılılaşma hareketine karışarak daha zengin bir hayat yaşamak isteyen çocukları arasındaki çatışma işlenmiştir. KİTABIN ÖZETİAli Rıza Bey, hayatını memuriyetle devam ettiren, namusuna ve ahlaka son derece düşkün beş çocuklu bir ailenin babasıdır. Trabzon’da çalıştığı bir iş yerinden ayrıldıktan sonra İstanbul’a gelip Bağlarbaşı’ndaki babadan kalma eve yerleştiler. Bir süre işsiz gezdikten sonra, Muzaffer adındaki eski öğrencisinin ona sağladığı imkanla işe şey kızları Leyla ve Necla’nın arkadaşları olan Leman’ın Ali Rıza Bey’den iş istemesiyle başlar. Ali Rıza Bey Leman’a çalıştığı yerde bir iş bulmuştur; fakat Leman bir süre sonra patronu Muzaffer Bey’le bir ilişki yaşar ve hamile kalır. Ali Rıza Bey bunu duyunca kendini suçlar ve Muzaffer Bey’den Leman ile evlenip onun namusunu temizlemesini bunu kabul etmeyince Ali Rıza Bey bu olayı gururuna yediremeyip işten ayrılır. Daha sonra oğlu Şevket’in bir iş bulduğunu öğrenince bir parça sevinmiştir. Fakat bir süre sona Ali Rıza Bey’in karısı Hayriye Hanım ve kızları Necla ile Leyla artık eve para getirmediği için ona saygı duymuyorlar ve onu aşağılıyorlardır. Bir gün, Şevket işyerinde evli bir kadınla ilişkiye girdiğini ve o kadınla evlenmek istediğini söyler. İlk başta Ali Rıza Bey bu olaya itiraz etse de daha sonra Şevket’in Ferhunde ismindeki kadını ne kadar çok sevdiğini görmüştür. Fakat, gelin Ferhunde eğlenceye ve modern hayata alışkın biridir ve evde gece toplantıları yapılmaya başlanır. Evin ortanca kızları olan Necla ve Leyla’nın eğlenceye ve lükse olan düşkünlükleri Ferhunde’nin evdeki hakimiyeti iyice artar. Evin en büyük kızı olan Fikret bu olanlara daha fazla dayanamayacağını anlar ve Adapazarı’nda yaşayan bir adamla adamın çocuklarına bakma koşuluyla evlenmeye karar vermiştir. Fikret’in evden gidişiyle daldaki yapraklardan biri kopar. Şevket’in kazandığı para ve Ali Rıza Bey’in emekli maaşı evde yapılan eğlencelere harcanmaktadır. En sonunda elde hiçbir şey kalmaz. Şevket çareyi çalıştığı bankadan zimmetine para geçirmekte bulur. Aldığı parayı yerine koyamayınca hapse girer. Böylelikle dalın ikinci yaprağı da kopar. Ferhunde bu hayat daha fazla dayanamayacağını söyleyerek evi terk eder. Bunun sonucunda üçüncü yaprak da kopmuş olur. Daha sonra Necla da kendini zengin gösteren bir Suriyeli adam ile evlenir. Fakat mutlu değildir ve babasından yardım istemek için mektup yollar. Ali Rıza Bey ise onun bu isteğini reddeder ve yaşamına devam etmesini söyler. Böylece dalın dördüncü yaprağı da kopar. Leyla zengin bir avukatın metresi olur ve Ali Rıza Bey bunu bir arkadaşından öğrenir. Namusuna düşkün olan Ali Rıza Bey Leyla’yı evden kovar . Leyla avukatın Taksim’de tuttuğu eve yerleşir. Böylece dalın son yaprağı da kopmuş olur. Nihayetinde Ali Rıza Bey Leyla’nın eve gelmesini kabul eder ama kendisi evden ayrılacaktır. Adapazarı’nda olan kızı Fikret’in yanına gider ve Fikret’in orada mutsuz olduğunu görür. Kocası ve üvey çocuklarıyla arası iyi değildir. Bunu gören Ali Rıza Bey İstanbul’a geri döner ama birkaç gün eve gitmez. Daha sonra hasta olur ve eski bir arkadaşı sayesinde hastaneye kaldırılır. Bir gün Hayriye Hanım ve kızı Leyla hastaneye gidip onu alırlar ve Taksim’deki eve giderek yaşamlarına orada devam ederler. KİTABIN ANAFİKRİOnurlu ve namuslu bir insanın hayatta karşılaştığı güçlüklerve bunların doğurduğu sorunlar. ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİAli Rıza BeyEski Türk terbiyesi ile yetişmiş, özellikle ahlaki konularda titiz, erdemli, çok bilgiliArapça, Farsça, İngilizce, Fransızca biliyor ve çalışkan birisidir. Hayriye HanımAli Rıza Bey’in başta kocasına sadık fakat değişen hayat koşulları nedeniyle asileşen, saf ve cahil bir kadındır. FikretAli Rıza Bey’in en büyük gibi terbiyeye önem veren değişen yaşamlarına ayak uyduramayınca Adapazarılı biriyle evlenmiştir. Leyla ve NeclaAli Rıza Bey’in ortanca ve eğlenceye düşkündürler. Hep zengin birer koca arayışı umursamaz hale gelmişlerdir. ŞevketAli Rıza Bey’in tek Rıza Bey’in terbiyesine ve ahlakına en çok emek harcadığı süre ailenin bütün yükü onun omuzlarına binmiştir. Çalıştığı yerden para çalmak suçundan hapse atılmıştır. FerhundeZenginliğe, lükse ve eğlenceye düşkün, kötü huylu bir kadındır. AyşeAli Rıza Bey’in en küçük küçük olduğundan dolayı olaylar içerisinde pek fazla bulunmamaktadır. YAZARIN HAYATI Reşat Nuri Güntekin 1889 yılında İstanbul’da Fererler okulunu, daha sonra da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar Bursa ve İstanbulokullarında Fransızca, Türkçe, Felsefe öğretmenliği heyetinde görev aldı. Eğitim müfettişliği,Çanakkale milletvekilliği, başmüfettişliği ve Paris Kültür ataşeliği görevlerinde ayrıldıktan sonra yani eserlerini hazırlarken yakalandığı kanserden dolayı 7 Aralık 1956’da Londra’da vefat Cumhuriyet Dönemi Edebiyatımızın ünlü roman, hikaye ve tiyatro yazarlarındandır. Edebiyata Diken dergisinde yayımlanan “Eski Ahbap” adlı uzun öyküsüyle giren Reşat Nuri Güntekin makale, eleştiri, gazi, çeviri türleri üzerinde çalışmış; birçoğu dergi sayfalarında kalan yüzü aşkın eser vermiştir. Eserlerinde yanlış batılılaşma anlayışını, batıl inançları, yurdun çeşitli yerlerindeki hayat sahnelerini işlemiştir. Anadolu’nun yerli hayatını ve kişilerini başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Romanlarında güçlü bir gözlemciliğe dayanan realizm ve canlı bir üslup vardır. Edebiyat öğretmenliği ve bakanlık müfettişliği görevlerinde bulunması hem gözlem yapmasını, hem de Anadolu’nun dört bir tarafını gezerek Anadolu halkını yakından tanımasını sağlamıştır. Gerçek hayattaki insan tiplerini ve olayları eserlerinde başarıyla kullanmıştır. Genellikle toplumsal yenileşme sıkıntılarını ve sancılarını başlıcalarRomanlarıYaprak Dökümü, Çalıkuşu, Acımak, Damga, Dudaktan Kalbe, Bir Kadın Düşmanı, Kızılcık Dalları, Gökyüzü, Ateş Gecesi…TiyatrolarıEski Rüya, Taş Parçası, Hançer, Tanrı dağı Ziyafeti, Bu Gece Başka Gece, Gözdağı, Eski Şarkı…HikayeleriSönmüş Yıldızlar, Tanrı Misafiri, Olağan İşler, Leyla ile YazılarıAnadolu Notları, İtiraflar
edebiyat, edebiyat, kitap, kitap oku, kitap özetleri, kitaplar arasında, reşat nuri güntekin, roman, toplumsal konular, yaprak dökümü, yaprak dökümü kimin eseri, Yaprak Dökümü KİŞİLER Ali Rıza Bey Ailenin babasıHayriye Hanım Ailenin annesiŞevket Ailenin büyük oğluFikret Ailenin büyük kızıLeyla Ailenin ortanca kızıNeclaAilenin küçük kızıFerhundeAilenin geliniEserin konusu,gelir düzeyinin üzerinde bir yaşam sürdürmek isteyen bir ailenin dağılışıdır. Yazar bu romanla okuyucuya; çılgın hayallerin, maddî israfların, gereksiz özentilerin hüküm sürdüğü bir ailede çöküntülerin başlayacağı mesajını verir. Yaprak Dökümü, toplumsal gerçekleri ele aldığından basmakalıplıktan uzak, başarılı bir romandır. Bilindiği gibi, Tanzimat'tan sonra toplumumuzda bir batılılaşma hevesi başlamıştı. Batılılaşmak yanlış anlaşıldığından; yüzyıllarca süren millî gelenek ve göreneklerimizden, karakterimizden sıyrılma olarak kabul edildiğinden, bu, birçok ailede birtakım felâketlere sebep olmuştur. Bugün bile içinde bulunduğumuz güç durumların esas sebebi budur. Birtakım toplumsal pürüzlere, karakter boşluklarına ışık tutması bakımından Yaprak Dökümü gerçekçi ve orijinal bir romandır.
KITABIN ADI Yaprak Dökümü KITABIN YAZARI Reşat Nuri GÜNTEKİN YAYINEVI VE ADRESI İnkılâp ve Aka-İstanbul BASIM YILI 1983 KITABIN KONUSU Gelir düzeyinin üzerinde bir yaşam sürdürmek isteyen bir ailenin ANAFIKRI Yazar bu romanla okuyucuya; çılgın hayallerin, maddî israfların, gereksiz özentilerin hüküm sürdüğü bir ailede çöküntülerin başlayacağı mesajını verir. Reşat Nuri GÜNTEKİN 25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi' ni bitirdi 1912. Bursa' da başladığı 1913 öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi 1931, Çanakkale milletvekili 1933-43, Paris Kültür Ateşesi ve emekli 1954 oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra' da öldü. İstanbul' da Karacaahmet Mezarlığı'nda gömülü. Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında 1917 başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap uzun hikaye 1917' de basılan Reşat Nuri, 1918' de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919 yazıyordu. Çalıkuşu' nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla 1922 geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu' nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride' ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri' nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956'da İstanbul'da öldü. KİTABIN ÖZETİAli Rıza Bey, şair ruhlu, içine kapanık, kendi hâlinde dürüst bir insandır. Prensipleri kendi prensipleriyle bağdaşmayan insanlarla çalışmak istemediği için şirketteki memuriyetinden istifa eder; Üsküdar'daki evine çekilir. Ali Rıza Beyin, Şevket isminde bir oğlu ile Fikret, Neclâ, Leylâ ve Ayşe adında dört kızı vardır. Ali Rıza Bey, işten çıktığı sırada oğlu Şevket yüksek maaşla bir bankaya memur olur; evin bütün yükü onun üzerine biner. Şevket, babası gibi iyi yetişmiş, karakterli, namuslu bir gençtir. Ailesine de son derece bağlıdır. Babasının doğruluk ve namus uğruna işten istifa etmesini uygun bulur. Buna karşılık Ali Rıza Beyin hanımı Hayriye Hanım durumdan hiç memnun süre sonra Şevket, Ferhunde adında hafif meşrep bir kadınla evlenir. Eğlenceye düşkün olan bu kadın, birbirinden genç, güzel ve hareketli, asrî olmaya meraklı olan Neclâ ve Leylâ'nın da karakterini bozar. Bir eğlence ve moda düşkünlüğü başlar. Evde sık sık partiler düzenlenir. Evin büyük kızı Fikret, yengesi ve kardeşleriyle anlaşamadığı ve bu durumdan hiç memnun olmadığı için en az babası kadar üzgün ve kırgındır. Hayriye Hanım, sırf kızlarına koca bulmak ümidiyle evde her değişikliğe razı olur. Şevket de olanlardan memnun kalmamasına rağmen belki de karısının tesiriyle kendisini bu hevese kaptırmıştır... Evde gün geçtikçe itibarı düşen Ali Rıza Bey tekrar işe girmeyi düşünürse de başaramaz. Eğlenceler ve toplantılar için lüzumsuz yere para harcanan evde maddî sıkıntılar başlar; kavgalar, türlü rezaletler ve sefalet birbirini takip eder. Ali Rıza Bey, çocuklarındaki bu korkunç değişiklikler karşısındaki hayret, şaşkınlık ve acı içinde kıvranmaktadır. Evdeki bu anormal havaya ayak uyduramayacağını anlayan Fikret Adapazarı'na yaşlı, dul bir adama gelin gider. Böylelikle aile ağacının yapraklarından biri düşer. Ali Rıza Bey, çirkin durumlardan kurtarmak için kızlarını evlendirmeyi düşünür; fakat dürüst ve namuslu damat adayı bulamaz. Bu arada Şevket masrafları karşılamak için bankadan borç alır; sonra ödeyemez, hapse atılır. Böylece, ikinci yaprak düşer. Kocası hapisteyken Ferhunde evden kaçar. Bu üçüncü yaprağın düşüşü olur. Karısının kaçtığı haberini hapishanede babasından alan Şevket üzülmez, hatta bir belâdan kurtulduğu için memnun kaçışı ile elebaşlarını kaybeden Leylâ ve Neclâ bocalarlar. Evde hakimiyet yine Ali Rıza Beyin eline geçer; toplantılara ve eğlencelere son verilir. Bu monoton hayat kızlara pek sıkıcı gelir; sırf bu havadan kurtulmak için Neclâ bin bir türlü hayaller kurarak, kendisini zengin gösteren bir Suriyeli ile evlenir. Fakat Suriye'ye gidince orada kocasının birkaç karısının daha olduğunu görür. Kendisini kurtarması için babasına mektuplar yazar. Bu dördüncü yaprağın düşüşüdür. Bu arada Leylâ kötü yola sapar. Ali Rıza Bey, kızını evden kovar. Leylâ bir avukatın metresi olur. Bu beşinci yaprağın düşüşüdür. Bu olaydan sonra Ali Rıza Beye hafif bir inme iner. Onu yiyip bitiren asıl hastalık içindedir. Leylâ da gittikten sonra ev büsbütün ıssız kalır. Hayriye Hanım bütün güç ve kuvvetini kaybeder. Leylâ yüzünden kocasına sık sık sitemlerde bulunur. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, Adapazarı'na, Fikret'in yanına gider. Fakat aradığı huzuru orada da bulamaz; kalabalık bir aile hayatı içinde âdeta bir cehennem hayatı yaşayan Fikret, bütün iyi niyetine rağmen babasını yanında barındıracak durumda değildir. Bunun üzerine Ali Rıza Bey İstanbul'a döner, hastalığı ilerlediği için eve uğramadan hastahaneye yatar. Babasının hastalık haberini alan Leylâ onu hastahaneden çıkarır, kendi evine götürür. Taksim'deki lüks apartman katında hep birlikte rahat yaşamaya başlarlar. Ara sıra yolda eski kahve arkadaşları ile göz göze gelmese Ali Rıza Bey büsbütün huzur içinde olacaktır.
Eser Hakkında Yaprak Dökümü adlı roman Reşat Nuri Güntekin tarafından yazılmış ve ilk defa 1930 yılında yayınlanmıştır. Eserde Batılılaşmayı yanlış anlayarak lüks bir yaşantı içine giren bir ailenin dağılışı anlatılmaktadır. Romanın Özeti Ali Rıza Bey, ahlaki değerlere önem veren, içine kapanık, dürüst ve prensip sahibi biridir. Şevket adında bir oğluyla Fikret, Necla, Leyla ve Ayşe adında dört kızı vardır. Çalıştığı şirkette kendi değer yargılarıyla bağdaşmayan olay ve durumlarla karşılaştığı için Ali Rıza Bey, işinden ayrılıp Üsküdar’daki evine çekilir. Ali Rıza Bey’in emekli maaşı evin masraflarını karşılayamamaktadır. Aile evde yiyecek, giyecek, ısınacak odun bulamaz hale gelmiştir. Bu yoksul duruma rağmen evde huzursuzluk yoktur. Ancak Ali Rıza Bey, evdeki eski saygınlığını kaybetmiştir. Ali Rıza Bey’in oğlu Şevket, yüksek maaşla bir bankada çalışmaya başlar. Yoksulluktan kurtulan ailede yüzler gülmeye başlar. Şevket de babası gibi iyi yetişmiş, namuslu, karakter sahibi bir kişidir. Ailesine de son derece bağlıdır. Her şey yolunda giderken Şevket, Ferhunde adında evli bir kadınla ilişki yaşamaya başlar. Bu ilişki ortaya çıkınca Ferhunde kocası tarafından terk edilir. Şevket, onunla evlenmek zorunda kalır. Ferhunde, eğlenceye düşkün bir kadındır. Şevket’in kız kardeşleri Leyla ve Necla iki güzel kız kardeştir. Büyük ablaları Fikret’le anlaşamamaktadırlar. Ferhunde’nin gelmesiyle birlikte evdeki düzen ve yaşam biçimleri de değişmeye başlar. Ali Rıza Bey, biraz da bundan dolayı kahvehaneye gitmeye başlar. Evdekiler arasında eğlence ve moda düşkünlüğü başlar. Evde sık sık partiler düzenlenir. Hayriye Hanım’ın bütün derdiyse kızlarına zengin koca bulmaktır. Ali Rıza Bey, bütün bu eğlence partilerine ve lüks yaşantıya karşıdır. Ancak masrafları oğlu Şevket karşıladığı için pek sesini çıkarmamaktadır. Zamanla bu tip eğlencelere alışır. Üstelik asla kabullenemeyeceği bazı olaylara da katlanmak zorunda kalır. Evdeki eğlence ve toplantılar ailenin bütçesine ağır gelmeye başlamıştır. Bu durumdan hiç de hoşnut olmayan büyük kız Fikret, Adapazarı’nda yaşayan çocuklu dul bir adamla evlenmeyi kabul eder. Böylece ilk yaprak düşmüş olur. Evin masraflarını karşılamakta zorlanan Şevket, bankadan yüklü bir parayı zimmetine geçirir ve geri koyamaz. Durum fark edilince hapse mahkûm edilir. Şevket, hapse girince karısı Ferhunde evi terk eder. Evde hâkimiyet tekrar Ali Rıza Bey’in eline geçer, eğlence hayatı sona erer. Leyla ile Necla, alıştıkları eski eğlenceli hayatı özlemektedir. Leyla’yı kırk yaşlarında bir komisyoncu ister. Ancak komisyoncunun dolandırıcı olduğu anlaşılır. Leyla onunla evlenmez. Leyla, kendisini beğenen bir manifaturacıyla da evlenmek istemez. Kendini zengin olarak tanıtan Abdülvehhap’la nişanlanır. Fakat Abdülvehhap, onu başkalarıyla gezip tozarken görünce, onunla değil kardeşi Necla’yla evlenmek ister. Bu teklif ailede şok etkisi yaratsa da Necla’nın ısrarı üzerine kabul etmek zorunda kalırlar. Necla, evlenerek Suriye’ye gider. Necla’yı burada büyük bir sürpriz beklemektedir. Abdülvehhap, birkaç çocuklu, zor geçinen, karışık işlerle uğraşan, pek de özenilecek bir yaşantısı olmayan biridir. Necla ilk fırsatta babasına kendisini kurtarması için bir mektup yazar. Ancak bu isteği karşılık bulmaz. Leyla ise evli bir avukatın metresi olmuştur. Ali Rıza Bey, durumu anlayınca Leyla’yı evden kovar. Bu olaydan sonra Ali Rıza Bey’e hafif inme gelir. Leyla gittikten sonra ev iyice ıssız kalmıştır. Hayriye Hanım da iyice güçten düşmüştür sık sık sitemlerde bulunur. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, büyük kızı Fikret’in yanına gider. Ancak aradığı huzuru orada da bulamaz. Kalabalık bir ailede yaşayan Fikret, bütün iyi niyetine rağmen Ali Rıza Bey’e bakacak durumda değildir. Ali Rıza Bey, İstanbul’a döner. Hastalığı büsbütün ilerlediği için eve uğramadan direk hastaneye yatar. Babasının durumunu öğrenen Leyla, onu hastaneden çıkarır ve kendi evine götürür. Taksimde bir apartman katında yaşamaya başlarlar. Bu şekilde yaşamaya alışan Ali Rıza Bey, arada bir eski kahve arkadaşlarıyla karşılaşmasa daha da rahat olacaktır. Romandaki Kişiler Ali Rıza Bey Emekli bir memur olan Ali Rıza Bey’in bir oğlu ve dört kızı vardır. Ahlaki değerlere önem veren, inançlı, dürüst ve prensip sahibi biridir. Çocuklarına iyi bir gelecek sağlamak için çaba sarf etmektedir. Her ne kadar çocuklarını iyi yetiştirdiğini düşünse de bulundukları sosyal ve ekonomik durumdan ötürü bunda pek başarılı olamamıştır. Ali Rıza Bey, titiz denecek kadar temiz, gülünç denecek kadar nazik ve mahcup bir adamdı. Hak yemek, kanuna aykırı bir şey yapmak, kalp kırmak korkusuyla yaşayan biriydi. Hayriye Hanım Ali Rıza Bey’in karısıdır. Kocasına sadık, saygılı, saf ve cahil bir kadındır. Önceleri kocasının sözünün dışına çıkmazken değişen yaşam koşullarıyla birlikte kocasının istemediği davranışlar yapan biri haline gelmiştir. Bunda dirayetsiz kişiliğinin de payı vardır. Kızlarının ve gelininin isteklerine karşı çıkamamış, onlara boyun eğmiştir. Ali Rıza Bey’e destek olacağı yerde kızlarının yanında yer almıştır. Kızlarına iyi bir hayat sağlamaya çalışırken bunun tam tersi olmuştur. Fikret Ali Rıza Bey’in büyük kızıdır. Babasına en çok destek çıkan, onun gibi ahlaki değerlere önem veren, olgun bir kızdır. Fikret, kız kardeşleri gibi güzel değildir. Üstelik yüzünde, göz hastalığı yüzünden bir leke kalmıştır. Kız kardeşleri gibi giyime, süse ve eğlenceye düşkün değildir. Evde yaşanan eğlence ve partilere dayanamayarak çocuklu, dul bir adamla evlenmeye razı olmuştur. Şevket Ali Rıza Bey’in tek oğludur. Saygılı, kibar ama hayat tecrübesi olmayan bir gençtir. Bir bankada memur olarak çalışmaktadır. Yanlış bir evlilik yapıp, karısının ve kız kardeşlerinin isteklerini karşılamak için zimmetine para geçirince hapse düşer. Leyla Ali Rıza Bey’in ortanca kızıdır. On sekiz yaşlarında güzel bir kızdır. Süse, modaya, eğlenceye düşkün bir kızdır. Taliplerini beğenmez ve Suriyeli biriyle nişanlanır. Suriyeli Abdülvehhap, onun başka erkeklerle gezip tozduğunu ileri sürerek kız kardeşi Necla’ya talip olur. Bunun üstüne sinir krizleri geçirip hastalanan Leyla, zamanla acılarını unutarak bir avukatın metresi olur. Necla Ali Rıza Bey’in dördüncü çocuğudur. On altı yaşlarında güzel bir kızdır. O da Leyla gibi süse, modaya ve eğlenceye düşkündür. Leyla ile iyi anlaşırken Fikret’le geçinemez. Ablasının nişanlısı kendisine talip olunca onun zengin ve gösterişli bir hayatı olduğunu sanarak evlenmeyi kabul eder. Ancak onu Suriye’de hüsrana uğrayacağı bir hayat beklemektedir. Abdülvehhap Kırk beş yaşlarında, karısını kaybetmiş, çocuklu dul bir adamdır. Kendisini zengin gibi tanıtmasına rağmen zor geçinen biridir. İstanbul’daki gösterişli yaşantısıyla Suriye’deki yaşantısı arasında çok büyük farklılıklar vardır. Geçimini bir takım karışık işlerle sağlamaktadır. Tahsin Fikret’in evlendiği adamdır. Elli yaşlarında, üç çocuk sahibi dul bir adamdır. Kaba ve cahil biridir. Fikret, evde kız kardeşlerinin davranışlarını tasvip etmediği ve onlarla geçinemediği için onunla evlenmeye razı olmuştur. Avukat Evli ve çocuk sahibi olmasına rağmen aradığı mutluluğu evliliğinde bulamamış, hali vakti yerinde biridir. Karısı kabul etmediği için boşanmamakta ancak Leyla’dan da vazgeçememektedir. Leyla’ya küçük bir apartman dairesi tutarak geçinmesi için düzenli para bırakmakta, fırsat buldukça Leyla’ya uğramaktadır. Leyla’ya olan tutkusundan dolayı anne ve babasının da aynı dairede kalmasına razı olmuştur. Mekân Roman, ağırlıklı olarak İstanbul’da geçer. Romanda mekân olarak en çok Ali Rıza Bey’in evi anlatılmaktadır. Adapazarı ve Suriye’den isim olarak bahsedilir. Anlatılan mekânlardan bazıları; Ali Rıza Bey’in çalıştığı şirket, gittiği kahvehane ve avukatın dairesidir. Zaman Kesin bir tarih verilmemekle birlikte olayların, Cumhuriyet öncesi yıllarında, Osmanlı devletinin son dönemlerinde geçtiği anlaşılmaktadır. Romanın Dil ve Anlatımı Realist görüş açısıyla ve roman diline uygun bir ustalıkla yazılan romanda okuyucuyu sıkmayan, sıcak, içten, yapmacıksız bir anlatım şekli kullanılmıştır. Yazar, okurun dikkatini dağıtacak benzetme ve mecazlardan kaçınmıştır. Uzun tasvirler yerine doğal ifadeler kullanmaya özen göstermiştir. Roman, herkesin anlayabileceği sade, açık ve yalın bir dille yazılmıştır. Konuşmalar, günlük konuşma diline uygun olarak doğal ve canlıdır. Romanın Konusu ve Teması Romanda, Batının gösterişli yaşam tarzına özenerek kendi öz yaşam değerlerini unutan bir ailenin çöküşü ve dağılışı anlatılmaktadır. Aile bir ağaç olarak, yapraklar da aile fertleri olarak düşünülmüş ve roman bu doğrultuda anlatılmıştır. Romanın Türü Olaylar gerçekçi bakış açısıyla işlendiği için “realist roman”; işlediği temaya göreyse “sosyal roman” türüne girer. Genel Değerlendirme Aile yaşantısı, Batılı yaşam tarzına özenti, gösterişli bir yaşam için yanlış yollara sapma gibi durumlar pek çok romana konu olmuştur. Yaprak Dökümü de gerek konusu, gerek bakış açısı, gerekse dil ve anlatım açısından Türk edebiyatının çok okunan romanları arasında yerini almıştır. Yaprak Dökümü sıkılmadan okuyacağınız, okurken de düşüneceğiniz ve yaşantınızı tekrar gözden geçireceğiniz seçkin ve klasikleşmiş romanlarımızdan biridir.
Reşat Nuri Güntekin “Yaprak Dökümü” adlı romanında, dar gelirli bir memur ailesinin, değişen sosyo-ekonomik şartlar içerisinde ahlâkî yönden çöküşünü, parçalanıp dağılışını bir memur olan Ali Rıza Bey ile çocukları arasında tam anlamıyla bir çatışma söz konusudur. Eski gelenek ve ahlâk anlayışına bağlı, inançlı, namuslu ve dürüst bir insan olan Ali Rıza Bey ile Batılı tarzdaki moda, giyim-kuşam, eğlence, müzik ve dans düşkünü, ahlâkî yönden zayıf, saygısız çocukları arasında yaşanan kuşak çatışması gözler önüne göre çocuklarının mutlu olmasını isteyen bir baba, çocuklarına iyi bir isimle birlikte bir miktar da para bırakmalıdır. Sadece temiz bir isim karın doyurmaz. Reşat Nuri, okuyucuya vermek istediği mesajı, romanın ilk sayfalarında şu şekilde dile getirir “Bir babanın çocuklarına bırakacağı en kıymetli miras temiz bir isimdir… Temiz bir isim, bir miktar dünyalıkla beraber olursa âlâ; fakat züğürt evlatlarda ancak bir, nihayet iki göbek dayanabilir.” “Babasınız, çocuklarınız var, paranız yok değil mi? Evlatlarınız âhir ömrünüzde size bir feci yaprak dökümü manzarası seyrettirmekten gayri saadet vermezler.” dikkati çeken en belirgin tema, aynı zamanda eserin de adı olan “yaprak dökümü”dür. Ali Rıza Bey, zengin bir baba olmadığı için çocuklarının tıpkı bir ağacın yaprakları gibi birer birer dökülmesine seyirci kalır. Oğlu Şevket, evli bir kadınla ilişki yaşar. Bu ilişki anlaşılıp kadın, kocası tarafından terk edilince Şevket bu kadınla evlenmek zorunda kalır. Evin masraflarını karşılamakta zorlanan Şevket, çalıştığı bankadan gizlice para fark edilince bir buçuk yıl hapse mahkûm edilir. Büyük kızı Fikret, kardeşleriyle iyi geçinemez, yaşadığı cehennem hayatından kurtulmak için elli yaşında, karısını bir süre önce kaybetmiş, üç çocuklu bir adamla evlenir ve Adapazarı’na gider. Ali Rıza Bey’in dördüncü çocuğu olan Necla, önce ablasıyla nişanlanan, fakat sırf eski arkadaşlarıyla yolda karşılaşıp konuştuğu için ablasına hakaret edip onu terk eden, küstah, ahlâksız bir adamla çok zengin olduğunu düşündüğü bu adamla içinde yaşadığı yoksulluktan kurtulmak, lüks ve rahat bir şekilde yaşama hayaliyle evlenir, Suriye’ye gider. Fakat ablasına karşı yaptığı bu ahlâksızlığın, yüzsüzlüğün, çirkin davranışın bedelini çok ağır öder. Evlendiği adam, yarım düzineden fazla çocuğa sahiptir. Üçüncü karısını dokuz ay önce kaybetmiş, tavuk kümesi gibi bir evde kıt kanaat yaşamaktadır. Ali Rıza Bey’in üçüncü çocuğu olan Leyla ise, evli ve çocuk sahibi bir avukatla metres hayatı yaşar. Ali Rıza Bey, bu çirkin olayı duyunca Leyla’yı evden Nuri, fakir bir babanın çocuklarının ahlâkî yönden çözülüşünü, adım adım mutsuzluğa sürüklenişini –Şevket’in evli bir kadınla ilişki yaşaması, hırsızlık yapıp hapse girmesi, Fikret’in elli yaşında bir adamla evlenmesi, Necla’nın ablasına karşı yaptığı çirkin davranış, Leyla’nın evli bir adamla metres hayatı yaşaması– kuvvetle hissedilen temalardan biri “yozlaşma”dır. Ali Rıza Bey’in çalıştığı Altın Yaprak Anonim Şirketi’nin genel müdürü Muzaffer Bey, şirkette daktilograf olarak çalışan Leman’la gayrımeşru bir ilişki yaşar. Leman hamile kalır. Fakat Muzaffer Bey evlenmeye yanaşmaz. Leman’a baskı yaparak çocuğu aldırtır. Ahlâkî değerlere son derece bağlı ve inançlı bir insan olan Ali Rıza Bey bu olaydan sonra istifa evli bir kadınla ilişki yaşar. Çalıştığı bankadan gizlice para alır, bu yüzden de hapse sırf zengin olma ve rahat yaşama hırsı yüzünden ablasının nişanlısıyla evlenmeye tenezzül eder. Leyla, evli ve çocuk sahibi bir avukata metreslik yapar. Yazar, toplumdaki ahlâkî çürümeyi yansıtmak “Batılı yaşam tarzı, moda, eğlence, müzik, dans düşkünlüğü” gibi temalar da dikkati çeker. Leyla, Necla ve yengeleri Ferhunde, tam anlamıyla moda düşkünüdürler. Evdeki yoksulluğa, parasızlığa aldırış etmeyip yemekli, müzikli, danslı eğlenceler düzenlerler. “Gramofon bütün gece çalar, çılgın kahkahalar, çığlık çığlığa boğuşmalar içinde durmadan dans edilir, temelinden sarsılıyor gibi olan evin harap tavanlarından tozlar yağardı…Çok kere oturduğu yerde, sönen mumun önünde uyuyup kalan Ali Rıza Bey, ilk sabah ışıkları içinde gözlerini açtığı vakit, evi hâlâ bu gürültüler içinde sarsılıyor misafirliğe gittiği gecelere gelince, o vakit de yine bitip tükenmez hazırlıklar sebebiyle akşam yemeklerine vakit kalmazdı. Kızlar, yengeleriyle beraber saatlerce sökük dikerler, bozulmuş elbise parçalarından uydurma süsler hazırlar, ayna karşısında kantocu kızlar gibi boyanırlardı.” değerlere bağlı bir insan olan Ali Rıza Bey, bu eğlencelere karşı çıkar, sinirinden köpürür. Şevket, “Baba, hayat değişmiş…Emin ol ki bu eğlencelerde zannettiğin kadar korkulacak bir şey yok… Şimdi bütün dünya böyle. Ne yapalım? Asrın icabatına uymaya mecburuz. Sen başka bir zamanın adamı olduğun için bunların ne kadar tabiî ve zarurî olduğunu görmüyorsun.” diyerek babasını sakinleştirmeye çalışır. Zamanla Ali Rıza Bey bu tip eğlencelere alışır, eskisi gibi sinirlenmez.“Eskiden kızlarının yabancı erkeklerin kucağında dans ettiğini, onlarla ağız ağza konuşup gülüştüğünü, tenha yerlerde kol kola gezdiğini gördükçe hırsından kendi kendini yerdi. Şimdi bu acıyı ve utancı eskisi kadar duymuyor, kızlarının şu sayede belki iyi birer koca avlayacağını ümit ederek, bütün yolsuzluklara göz ile Leyla’nın etrafında zaman zaman yeni çehreler peyda oluyordu. Bunların bazıları terbiyeli, kibar insanlardı.” Rıza Bey’e, ilk zamanlarda bir idare meclisi odasına giren büyük bir memur ağırlığıyla sosyeteye girdiği vakit ortalık birdenbire durulurdu. O varken kadınlar fazla hoppalık edemezlerdi. Fakat şimdi herkesle yüz göz olmuştu. Kimse ondan çekinmeye lüzum görmüyordu. Evvelce ona Beyefendi Hazretleri’ diye hitap edenler, şimdi yanında açık saçık hikâyeler söylemekten çekinmiyorlardı. Bazı fazla yüzsüz kadınların Beyefendi, ille sizinle dans edelim.’ diye üstüne hücum ettikleri, ihtiyar adamı üzüp tartakladıkları bile oluyordu.” …“Görünüşte delicesine eğleniliyor, bir gürültü, bir kıyamet yanda evin sakat döşemelerini çökertircesine dans edilirken, öbür tarafta salon oyunları oynanıyor, saçlı sakallı adamlar sandalyelere tüneyerek horoz gibi kanat çırpıp ötüyorlar yahut yerlerde dört ayak üstü yürüyerek çifte atıyorlar, el şakırtıları, kahkahalar arasında eşek taklidi yapıyorlar, avaz avaz anırıyorlardı. Fakat Ali Rıza Bey, bu alabildiğine eğlenmek ve delilik etmekten başka bir şey istemiyor gibi görünen insanlar arasında türlü türlü entrikalar ve facialar yakalamakta gecikmezdi. Gizli gizli yahut yüzsüz bir açıklıkla sevişenler, birbirini aldatanlar, kıskananlar, baştan çıkarmaya çalışanlar…” Romanda “yaşlılık, emeklilik, kahvehane kültürü” gibi temalar da göze çarpar. Ali Rıza Bey, altmışını geçmiş yaşlı bir adamdır. Şirketten istifa edip de emekli maaşıyla yetinmeye başlayınca evdeki otoritesini günden güne kaybeder. “Dönerken eskiliği görünmeyen araba tekerlekleri gibi onun da işlerden görünmeyen ihtiyarlığı, birdenbire durunca bütün haraplığı ile meydana çıktı. İki yanında boş yere sallanan kollarının ağırlığı omuzlarını çökertmeye, sırtını kamburlaştırmaya kıyafeti bozuldu. Pantolonunun diz kapakları, kollarının dirsekleri sarktı. Halbuki eskiden ne kadar güzel ve temiz giyinen bir adamdı. Üstündeki tozlar artık süprülmekle gitmiyor, elbiselerine işlemeye başlıyordu.” Rıza Bey emekli olmadan önce, kahvehaneleri miskin insanların yuvası olarak görürken, emekli olduktan sonra bu düşüncesi değişir. Kahvehaneler, “işsizlikten ve aile dirliksizliğinden doğan ıstıraplara karşı sığınılacak tek köşedir.” Aldıkları üç kuruş emekli aylığıyla geçim sıkıntısı çeken, evinde rahatı olmayan emekliler için kahvehaneler teselli Nuri, neredeyse romanın başından sonuna kadar, okuyucuya “yoksulluk, geçim sıkıntısı” gibi temaları kuvvetle hissettirir. Ali Rıza Bey’in emekli maaşı evin masraflarını karşılamaz. Aile öyle sıkıntılı günler geçirir ki, evde yiyecek yemek, giyecek elbise, yakacak odun bulamazlar. Çok soğuk kış günlerinde Ali Rıza Bey, evde yakacak odun kalmayınca bahçedeki ağaçları keser.“Bereket versin, Hayriye Hanım’ın o tutumlu ev kadınlığına… Kadıncağız sandık diplerinde, dolap köşelerinde kalmış ne kadar palto ve hırka eskisi, minder ve karyola altları beslemek için kullanılmış ne kadar çul çaput varsa hepsini ortaya döktü. Çocukları, onları âdeta ganimet eşyası gibi Hanım, soğuğa hiç yüzü olmayan cılız Ayşe’ye eski bir kerevet dokumasından hırka dikti; yatağından çıkardığı pamukları, baklava baklava güve yediğinden kalbura dönmüş bir çuha masa örtüsünden kendine pelerin yaptı. Kenarına renkli yünden çiçekler acayip kıyafetlerde ev Pembe Kız’ piyesini oynamaya hazırlanmış tuluat kumpanyasına zavallı eski evde, o hastalıklı vücutlar gibi dışarıdaki havanın değişmelerine göre her gün bir başka illet patlak yağdığı yahut karlar erimeye başladığı zaman damlar akıyor, rüzgâr esince sıvalar dökülüyor, evin dört tarafındaki deliklerde, pencere kenarlarında, kapı aralıklarında türlü ıslıklar, düdükler olmakla beraber çocuklar, sefalete iyice alışmışlardı. Bu feci yoksulluktan fazla müteessir görünmüyorlar, hatta bazen evin hâli ve kendi kıyafetleriyle pişkin pişkin eğleniyorlardı. Ali Rıza Bey’in her zaman tekrar ettiği gibi zavallılar hissiz, haysiyetsiz, çingene gibi mahlûklar olmuşlardı…” …“Bu testere, bu fasılasız ve amansız kara kışta Ali Rıza Bey’in en büyük yardımcısı olmuştu. Pek soğuk günlerde sarıp sarmalanarak dışarıya çıkar, bahçedeki ağaçları keserek odun yapardı. Ne yapsın? İnsanın malına hükmü geçerdi. Varsın yaz geldiği zaman o, bahçesinde gölge verecek ağaç bulamasın.” kahramanları gözümüzde şöyle bir canlandırdığımızda bunlardan hiçbirinin arzularına kavuşamadığını, hayallerinin gerçekleşmediğini, mutluluğu yakalayamadığını görürüz. Bu nedenle “hayal kırıklığı, mutsuzluk” temaları da önemlidir. Ali Rıza Bey, çocuklarının en iyi şekilde yetişmesini, ahlâklı, terbiyeli, saygılı olmalarını ister, fakat tam anlamıyla hayal kırıklığına uğrar. Şevket, iyi bir mimar olup para ve şöhret kazanmak ister, fakat karısının savurganlığı nedeniyle bankadan gizlice para alır, durum anlaşılınca da hapse girer. Hapisteyken karısı kendisini terk eder. Fikret, yaşlı ve çocuklu bir adamla evlenir. Necla, iki karısı ve yarım düzineden fazla çocuğu olan bir adamla evlenir. Zengin olmak ve lüks içinde yaşamak için bu adamla evlenip Suriye’ye gelmiş, ama umduğunu bulamamıştır. Leyla, evli ve çocuklu bir avukatla ilişki yaşar. Avukat, Leyla’yı sever, ona nikâh kıymak ister, ama karısından bir türlü Dökümü Romanının KişileriAli Rıza Bey Romanın baş kahramanıdır. Hayriye Hanım’ın kocasıdır. Bir oğlu Şevket ve dört kızı Fikret, Leyla, Necla, Ayşe vardır. Romanın başlarında altmış yaşlarında olan Ali Rıza Bey, romanın sonunda altmış beş yaşındadır. İnançlarına son derece bağlı, hak-hukuk konusunda çok titiz, dürüst, namuslu, çalışkan bir adamdır.“Titiz denecek kadar temiz, gülünç denecek kadar nazik ve mahcup bir adamdı. Hak yemek, kanuna aykırı bir şey yapmak, kalp kırmak korkusuyla bir türlü iş ki elinden çıkacak iş, sadece kanuna değil, teamüle, insanlık ve nezaket kaidelerine de uygun, yani dört başı mamur olsun...Ondan bahsedenler İyi adam…Peygamber gibi adam…Elini öp…Dua ettir...’ ” Rıza Bey, beş yıldır çalıştığı “Altın Yaprak Anonim Şirketi”nden tatsız bir olay yüzünden ayrılır. Ali Rıza Bey, eski bir tanıdığının kızı olan Leman’ı çalıştığı şirkete daktilograf olarak alınmasını sağlamıştır. Leman, bir süre önce babasını kaybetmiş, annesiyle birlikte sıkıntı içinde yaşamaktadır. Bu nedenle Ali Rıza Bey, bu genç kıza acımış ve onun işe alınmasında aracı olmuştur. Leman, şirketin genel müdürü olan Muzaffer Bey’le ilişki yaşar, hamile kalır. Fakat Muzaffer Bey, evlenmeye yanaşmaz. Leman’a baskı yapar ve çocuğu aldırtır. Ali Rıza Bey bu meseleyi çözüme kavuşturmak amacıyla Muzaffer Bey’le konuşur, fakat bir sonuç alamaz. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, kendi eliyle yerleştirdiği bir kızın bu şekilde namusunun kirletilmesini hazmedemez ve istifa Rıza Bey’in istifa ettiği gün, oğlu Şevket bir bankada işe girer. Ali Rıza Bey’in aldığı az bir emekli maaşıyla geçinmek zorunda kalırlar. Evin geçimi Şevket’in omuzlarına biner. Emekli olduktan sonra evdeki otoritesini kaybeden Ali Rıza Bey, evde yaşanan olaylara müdahale edemez, seyirci kalır. Çok sıkıntılı günler Rıza Bey, çocuklarının âdeta bir ağacın yaprakları gibi dökülmesini, şiddetli rüzgârların tesiriyle savrulup gitmesini önleyemez. Fikret, elli yaşlarında, karısını bir yıl önce kaybetmiş ve üç çocuk sahibi bir adamla evlenir. Böylece ağacın yapraklarından biri dökülür. Ardından Şevket, çalıştığı bankadan yüklüce bir miktar parayı gizlice alır, fakat yerine koyamaz. Durum fark edilince tutuklanır ve bir buçuk yıl hapse mahkum edilir. Böylece ağacın yapraklarından biri daha dökülür. Sonra Necla, zengin olma ve lüks bir yaşam sürme hayaliyle Abdülvehhap Bey’le evlenir, Suriye’ye gider. Necla gördükleri karşısında hayal kırıklığına uğrar.“Necla, Beyrut’ta hayalindeki sarayın yanında bir tavuk kümesi gibi kalan küçük bir eve merdivenlere dizilmiş sinema uşakları yerine bir entarili kayınbaba ile iki ortak ve bir alay çocuk tarafından ortak dokuz ay evvel ölmüştü. Necla bu kadının yerine geldiği için ondan kalan iki çocuğa analık etmek vazifesi de tabiî ona kadın Nasrettin Hoca’nın ağacı gibi, görüp göreceği nimetin İstanbul’dan alınmış bir iki parça eşyadan ibaret kalacağını anlayınca biraz hırçınlık etmek istemişti. Fakat daha ilk kavgada entarili kayınbabanın boru gibi bir sesle üstüne hücum ettiğini görünce fena hâlde korkmuş, bir daha ağzını açmaya cesaret edememişti.” evden ayrılmasıyla ağacın yapraklarından biri daha kopar. Son olarak Ali Rıza Bey, bir gün kahvede otururken bir arkadaşından, Leyla’nın evli ve çocuk sahibi bir avukata metreslik yaptığını öğrenir. Bu ahlaksızlığa tahammül edemeyen Ali Rıza Bey, hemen o gün Leyla’yı evden kovar. Leyla, sevgilisinin kiraladığı küçük bir apartman dairesine yerleşir. Avukat, Leyla’ya düzenli olarak para verir, karısından kaçabildiği gecelerde Leyla’nın yanına gelir. Böylece ağacın dördüncü yaprağı da Hanım Ali Rıza Bey’in karısıdır. Kocası ile çocukları arasında bir köprü vazifesi görür. Ali Rıza Bey’in istifa etmesini doğru bulmaz. Hayriye Hanım, bu olay yüzünden uzunca bir süre kocasıyla küs kalır. İstifasını haklı gören ve “Namusu kurtardık!” diyerek kendisini savunan kocasına “Ben senin yerinde olsam, çocukların hatırı için buna göz yumardım.” “Evet, Ali Rıza Bey! Sen ne dersen de. Onların hatırı için ben, her şeye katlanırım. Çünkü ekmeksiz kalırsak onların namusu tehlikeye girer. “Yokluk yüzünden evlatların birer birer dökülmeye başlarsa iki elim, on parmağım yakandadır. Ölüp gitsen bile seni mezarında rahat bırakmam.” diyerek tepkisini ortaya Rıza Bey, oğlu Şevket’in evli bir kadınla evlenmesine karşı çıkar. Hayriye Hanım oğlunun üzülmesine dayanamaz, türlü oyunlarla kocasını ikna etmeyi başarır. Evde yapılan yemekli, müzikli, danslı toplantılar. Ali Rıza Bey’i çileden çıkarır. Öfkesinden köpüren kocasını yatıştırmak yine Hayriye Hanım’a düşer. “Ali Rıza Bey, çıldırıyor musun? Ne yapalım şimdi böyle geçiyor... Kızlara koca bulmak lâzım... Eve kapatılmış kızı bu zamanda kimse arayıp sormuyor... Bu yaptıklarımız sırf onlara hayırlı bir kısmet bulmak için...” Ali Rıza Bey’in oğludur. Yirmi yaşında, saygılı, kibar bir gençtir. Babası şirketten istifa ettiği gün, bir bankada memuriyete başlar.“Ali Rıza Bey, bu ilk çocuğu ile çiçek meraklısı bahçesi ile oynar gibi oynamış, onu ancak kendi hayalinde yaşayan mükemmel insan modeline göre işlemişti. Büyük bir kısmı bugüne, hatta dünyanın hiçbir gününe yarar şeyler olmamakla beraber Şevket, pek çok şeyler öğrenmişti. … İhtiyar memur, dünyada her şeyden şüphe eder, oğlunun ahlâkından şüphe etmezdi. Ona göre Şevket, dünyanın hiçbir kuvvetinin kırıp kirletemeyeceği bir elmas idi.” istifasından sonra ailenin geçimi, Şevket’in omuzlarına yüklenir. Şevket, çalıştığı bankada daktilograf olarak görev yapan Ferhunde adında evli bir kadınla ilişki yaşar. Bu ilişki duyulunca, Ferhunde kocası tarafından sokağa atılır. Ali Rıza Bey, oğlunun böyle bir kadınla evlenmesine karşı çıkar. Şevket, Ferhunde ile evlenir. Ferhunde eve gelir gelmez evin yönetimini ele geçirir. Evdeki eski eşyaları kaldırtarak yenilerini getirtir. Evde sürekli olarak müzikli, danslı eğlenceler düzenlenir. Şevket evin masraflarını karşılamakta çalıştığı bankadan yüklüce bir parayı gizlice alır, güzelce harcar, fakat geri yerine koyamaz. Durum fark edilince tutuklanır. Mahkeme kararıyla bir buçuk yıl hapse mahkûm hapse girmesinden sonra Ferhunde, evin içinde öfkeli davranışlar sergiler, herkesle tartışır, kıyameti koparır. Sık sık sokağa çıkmaya başlar, bazı geceler akrabasında kalacağını söyleyerek eve gelmez. Bir süre sonra eve bir mektup gönderir. Ferhunde, mektubunda Şevket’ten boşanmak istediğini belirtir. “Senelerden beri sabrettim; fakat artık sefalete tahammülüm kalmadı. Bir daha evinize dönmemek mecburiyetindeyim. Şevket’e söyleyin, beni mazur görsün. Bir insanlık eder de kolayca ayağımın bağını çözerse minnettar olur ve başımın çaresine bakarım.” Şevket hapishanede bu mektubu okur. Karısının bu şekilde çekip gitmesine pek şaşırmaz. “Bu işin er geç böyle biteceğini biliyordum…Fakat bu kadar çabuk kurtulacağımızı doğrusu pek ümit edememiştim. Hepimize geçmiş olsun baba.” Şevket’in karısıdır. Daktilograf olarak çalıştığı bankada, evli bir kadın olmasına rağmen Şevket’le ilişki yaşar. Bu ilişki duyulunca da kocası tarafından kovulur. Ali Rıza Bey’in tüm itirazlarına rağmen Ferhunde ile Şevket para harcamaktan hoşlanan, eğlence ve modaya düşkün bir kadındır. Eve geldiği günden itibaren yönetimi eline alır. Evdeki eski eşyaları kaldırtır, yerine modaya uygun yeni eşyalar getirtir. Evde sık sık yemekli, müzikli, danslı eğlenceler düzenler. Şevket, karısının savurganlığı yüzünden evin masraflarını karşılamakta zorlanır. Oturdukları evi rehin göstererek bir miktar kredi alır. Fakat bu para da uzun süre dayanmaz. Sonunda Şevket, bankadan yüklüce bir miktar parayı gizlice alır, fakat geri yerine koyamaz ve hapse kocası hapse girdikten sonra, iyice huysuzlaşır. Evdeki herkesle tartışır, kavga eder. İstediği saatte sokağa çıkar, akrabasında kalacağını söyleyerek bazı geceler eve gelmez. Sonunda bir mektup yazarak Şevket’ten boşanmak istediğini Ali Rıza Bey’in ikinci çocuğudur.“Bu on dokuz yaşında, ufak tefek bir kızdı. Fakat otuz yaşında bir insandan daha annesi için kıymetli bir yardımcı, aralarındaki ehemmiyetsiz yaş farkına rağmen kardeşleri için bir ikinci anne idi. Fikret güzel değildi. Fazla olarak sağ gözünde bir leke vardı. Bu leke, zavallı kızın İç Anadolu memleketlerinden birinde çektiği uzun bir göz hastalığından yadigârdı. Ali Rıza Bey, o vakit bir yolunu bulup çocuğu İstanbul’a atsaydı belki bir çare bulunurdu. Ne yazık ki hastalık, işlerinin en sıkı ve karışık bir zamanına öyle emsalsiz bir ahlâk güzelliği vardı ki onun bütün kusurlarını Ali Rıza Bey’e göre o leke bile kusur sayılmazdı. Bilâkis bu, çehreye getirdiği mazlumluk, yüreğe verdiği rikkatle bir ayrı güzellik bile teşkil ederdi.” kardeşlerinden daha akıllı, daha zeki ve daha olgun bir kızdır. Leyla ile Necla eğlenceye, süse, giyim kuşama, modaya önem verirken Fikret böyle şeylerle ilgilenmez. Ağabeyi Şevket’in Ferhunde gibi dul bir kadınla evlenmesine karşı çıkar. Leyla ile Necla ise aksine Ferhunde gibi modern bir kadının eve gelmesine çok sevinirler. Fikret, yengesiyle birlik olan kardeşleriyle konuşmaz, odasına kapanır. Ara sıra kavga etmek için odasından evdeki kötü gidişin sebebini, babasının olaylara karşı kayıtsız kalmasına bağlar, onu suçlar. Bir gün babasının karşısına çıkarak evlenmek istediğini söyler.“Şevket, fena çocuk değil. Ancak, ne çare ki yularını o soysuz kadına kaptırmış. Leyla ile Necla ne yaptığını bilmeyen iki çılgın… Annem, koyun gibi nereye çeksen oraya giden bir zavallı. O kadar çırpındım, çırpındım Baba gözünü aç. Bunlar evi bir felakete sürükleyecekler.’ dedim. Aldırmadın; yabancı gibi köşeye çekildin, sadece darılıp surat asmakla iktifa ettin…Sen, erkekçe hareket edeydin bu olanlar olmazdı. Belki müteessir olacaksın, ama göz önünde olan bir hakikati saklamaya hacet yok…Bu gidiş değil. Doludizgin bir uçuruma gidiyoruz…Baktım kimseden imdat yok…Ben, bari kendimi kurtarayım, dedim.” evleneceği kişi, elli yaşlarında, karısını geçen sene kaybetmiş, üç çocuk sahibi bir adamdır. Çocuklarına analık yapacak bir kadın evden dargın olarak ayrılır. Annesinin çeyiz olarak aldığı birkaç eşyayı bile kabul etmez. Adapazarı’na giderken yanında kimseyi Fikret’in evlendiği adamdır. Elli yaşlarında, üç çocuk sahibidir. Sakarya’da oturmaktadır. Karısını kaybedince çocuklarına analık yapacak temiz bir kadın aradığını söyler. Fikret evdeki yaşamından mutlu olmadığı için bu adamla evlenmeyi kabul eder. Bu evliliği bir kurtuluş olarak Ali Rıza Bey’in üçüncü çocuğudur. On sekiz yaşında güzel bir kızdır. Kardeşi Necla ile çok iyi anlaşırken, Fikret’le geçinemez. Leyla ile Necla’nın önem verdiği şeyler süslenmek, modaya uygun giyinmek, müzikli, danslı toplantılarda gönüllerince kırk yaşlarında bir komisyoncu ister. Tahsin Bey iki kez evlenmiş, ikisinde de aradığı mutluluğu bulamamıştır. Her iki karısı da kendisini bırakıp gitmiştir. Hayriye Hanım yerleri süpürürken bir kâğıt parçası bulur. “Bu, Tahsin Bey’e yazılmış bir terzi mektubu idi ki bir sene evvel yaptırdığı iki kat elbisenin parasını bu ay da vermezse dolandırıcılık davası açacağını söylüyordu.” Hayriye Hanım’ın bulduğu bu kâğıt parçası, Tahsin Bey’in nasıl bir dolandırıcı olduğunu gözler önüne zaman sonra Leyla’ya bir kısmet daha çıkar. Bu kişi, Leyla’yı mağazasında alışveriş ederken görüp beğenmiştir. Leyla söz kesildiği akşam, kırk beş yaşındaki bu manifaturacıyla evlenmekten vazgeçer, “Bana yazık oldu. Ben babam yerinde adamı ne yapayım? Sizin fukaralığınız yüzünden kendimi göz göre göre mezara atıyorum. Biraz daha bekleyecek hâlde olsaydım belki istediğim gibi birini bulurdum.” diyerek ağlar. Ali Rıza Bey, kızının bu isteğine karşı yazı geçiren bir aileye misafir olarak gelen Abdülvehhap Bey, Leyla’yı Üsküdar vapurunda görüp beğenmiş ve onunla evlenmeye karar vermiştir. Kırk beş yaşındaki bu adam, Suriyelidir. Leyla, zengin bir Arapla evleneceği için çok sevinir. Damadın misafir olarak kaldığı köşkte sade bir nişan töreni nişanlısı ile birlikte Çamlıca’da gezerken eski arkadaşlarıyla karşılaşır. Durup onlarla konuşur. Abdülvehhap Bey, uygunsuz kişilerle konuştuğu için Leyla’yı bir güzel azarlar, ona kırıcı sözler söyler. Böyle sudan bir sebeple azarlanmayı hazmedemeyen Leyla, çok sert bir dille nişanlısına karşılık verir. Bu olaydan sonra Abdülvehhap Bey, bir hafta eve uğramaz. Ali Rıza Bey’e Leyla’nın sokakta uygunsuz kişilerle konuştuğunu, namuslu hiçbir erkeğin buna tahammül edemeyeceğini, eğer küçük kızı Necla’yı verirse seve seve kabul edeceğini bildiren bir haber gönderir. Bu haber tüm ev halkı üzerinde şok tesiri yapar. Necla, yaşından beklenmeyecek bir pişkinlikle, babasının karşısına dikilir, hiç utanıp sıkılmadan gayet yüzsüz bir şekilde “Ne yapıyorsun baba... Çıldırdın mı? Kısmetime ne hakla mani olacaksın? Mademki Abdülvehhap Bey beni istiyormuş... Kardeşimin yerine beni verirsin, olur biter...” der. Leyla, kardeşinden hiç beklemediği bu sözleri duyunca sinirinden bayılır. Uzun süren tartışmalardan sonra Necla’nın bu adamla evlenmesine izin verilir. On beş gün sonra Necla, Abdülvehhap Bey’le Suriye’ye bu tatsız olaydan sonra yatağa düşer ve kırk beş gün kendine gelemez. Hasta yattığı süre zarfında çok zayıflar. Yemesine özen gösterilince Leyla, sürede canlanır, yeniden ayağa kalkar. Sokağa çıkar, gezip dolaşır. Ali Rıza Bey, kızına hasta gözüyle baktığından lâf söylemeye dili varmaz, kızının kalbini kırmak evli ve çocuk sahibi bir avukatla ilişki yaşamaya başlar. Kızının bir avukata metreslik yaptığını öğrenen Ali Rıza Bey, Leyla’yı evden Leyla’ya küçük bir apartman dairesi kiralar. Her ay düzenli olarak para verir. Gerçekte Leyla’yı çok sevmektedir, hatta ona nikâh kıymak ister, fakat karısından bir türlü babasıyla barışmak için eve gelir, ağlayarak babasının boynuna atılır. Fakat Ali Rıza Bey, “Beyhude yoruluyorsunuz... Benim artık Leyla isminde bir kızım yok. Biz birbirimiz için ölmüş sayılırız...” diyerek kesinlikle barışmayacağını Evli ve çocuk sahibi olmasına olmasına rağmen Leyla’yla ilişki yaşayan adamdır. Karısıyla iyi geçinemediğinden mutluluğu başka kollarda aramış ve Leyla’yı tanımıştır. Avukat, Leyla’yı çok sever, fakat cadaloz karısını bir türlü boşanmaya ikna edemez. Leyla’ya küçük bir apartman dairesi tutar, her ay düzenli olarak para verir. Karısından kaçabildiği gecelerde Leyla’nın yanında Ali Rıza Bey’in dördüncü çocuğudur. On altı yaşında güzel bir kızdır. Ablalarından Leyla ile çok iyi anlaşırken Fikret ile geçinemez. Fikret, bir parça babasına benzeyen, ağır başlı, ciddi bir kızdır. Modaya, giyim kuşama, eğlenceye önem vermez. Kitap okumaktan hoşlanır. Fakat Leyla ile Necla, ablalarının tam tersi bir yaradılışa sahiptirler. Leyla ve Necla için moda, giyim kuşam, süslenmek, partilere katılmak, gezmek, eğlenmek vazgeçilmez bir gün Necla’ya bir kısmet çıkar. “Bu, yirmi sekiz yaşlarında, ağırbaşlı, asil çehreli bir çocuktu. Postanede kâtipti. Aylığı pek azdı, fakat Avrupa’da ölmüş bir amcasından miras yediğini söylüyor ve çok para sarf ciddileşince, Şevket tahkikat yaptı ve bu gencin elindeki paranın Avrupa’da ölmüş amcasından değil, Hisar’da oturan altmış yaşlarındaki zengin metresinden geldiğini çabucak meydana çıkardı.” kırk beş yaşlarında bir Suriyeli ile nişanlanır. Leyla nişanlısıyla Çamlıca’da gezerken eski arkadaşlarına rastlar. Durup arkadaşlarıyla konuşur. Abdülvehhap Bey, buna fena hâlde kızar, Leyla’nın kalbini kırar. Leyla da aynı sertlikle karşılık verir. Bu olaydan sonra Abdülvehhap Bey, bir hafta ortalıkta görünmez. Nihayet Ali Rıza Bey’e haber gönderir. “Leyla sokakta birtakım uygunsuz insanlarla konuşmuş; fazla olarak nişanlısına karşı da onları müdafaa etmiş. Namuslu bir erkek bu hâle tahammül edemezmiş. Ali Rıza Bey’i pek sevdiği için eğer küçük kızı Necla Hanım’ı verirse memnuniyetle kabul edermiş.” Bey, göndermiş olduğu bu haberle hangi ayarda bir insan olduğunu ortaya koyar. Ali Rıza Bey, yapılacak en doğru hareketin bu ahlâksız adamın nişan yüzüğüyle birkaç hediyesini göndermek olduğunu düşünür. Fakat tam bu esnada Necla, yaşından beklenmeyecek bir pişkinlikle, hiç utanıp sıkılmadan babasının karşısına dikilerek “Ne yapıyorsun baba... Çıldırdın mı? Kısmetime ne hakla mani olacaksın? Mademki Abdülvehhap Bey beni istiyormuş... Kardeşimin yerine beni verirsin, olur biter...” ablasına hakaret edip sudan bir sebeple onu terk eden bir adamla evlenmek istemesi son derece çirkindir, fakat Necla bu zengin Arapla yaşayacağı lüksün hayalini kurar. On beş gün sonra Necla, Abdülvehhap Bey’le evlenir ve Suriye’ye ablasına karşı yaptığı bu haince ve ahlâksız davranışının bedelini çok ağır öder. Suriye’ye vardığında hayalindeki güzelliklerin hiçbirini bulamaz, tam anlamıyla bir hayal kırıklığına uğrar.“Abdülvehhap Bey, İstanbul da söylediği gibi milyonlar sahibi bir zengin değil, anlaşılması güç birtakım karışık işlerle kıt kanaat yaşayan bir adamdı.“Necla, Beyrut’ta hayalindeki sarayın yanında bir tavuk kümesi gibi kalan küçük bir eve indi. Mermer merdivenlere dizilmiş sinema uşakları yerine bir entarili kayınbaba ile iki ortak ve bir alay çocuk tarafından ortak dokuz ay evvel ölmüştü. Necla bu kadının yerine geldiği için ondan kalan iki çocuğa analık etmek vazifesi de tabiî ona kadın Nasrettin Hoca’nın ağacı gibi, görüp göreceği nimetin İstanbul’dan alınmış bir iki parça eşyadan ibaret kalacağını anlayınca biraz hırçınlık etmek istemişti. Fakat daha ilk kavgada entarili kayınbabanın boru gibi bir sesle üstüne hücum ettiğini görünce fena hâlde korkmuş, bir daha ağzını açmaya cesaret edememişti.” Abdülvehhap Bey Leyla ile nişanlıyken sudan bir sebeple onu bırakıp Necla ile evlenmek isteyecek kadar küstah, ahlâksız, yüzsüz bir adamdır. Kırk beş yaşlarında, üçüncü karısını dokuz ay önce kaybetmiş, yarım düzineden fazla çocuğu olan Abdülvehhap Bey, kendisini zengin biri olarak tanıtır. Gerçekte ise birtakım karışık işlerle kıt kanaat geçinen, Beyrut’ta tavuk kümesi gibi bir evde kalabalık ailesiyle yaşayan biridir. Necla, lüks ve rahat bir yaşam hayaliyle, ablasına hakaret edip onu terk eden bu adamla evlenmiş, fakat pişman Ali Rıza Bey’in en küçük kızıdır. Romanın başında on Bey “Altın Yaprak Anonim Şirketi”nin genel müdürüdür. Ali Rıza Bey, İstanbul’a geldiğinde bir süre işsiz gezer. Eski bir öğrencisi olan Muzaffer’le karşılaşır. Muzaffer Bey, hocasının iş aradığını öğrenince, ona iş teklifinde bulunur. Ali Rıza Bey büyük bir sevinçle teklifi kabul Rıza Bey, eski bir tanıdığının kızı olan Leman’ı işe aldırır. Leman, bir süre önce babasını kaybetmiş, annesiyle birlikte geçim sıkıntısı çeken bir genç kızdır. Ali Rıza Bey’in aracılığıyla şirkete daktilograf olarak girmiştir. Muzaffer Bey, Leman’la gayrımeşru bir ilişki yaşar. Leman hamile kalır. Muzaffer Bey, evlenmeye yanaşmaz. Çocuğun kendisinden olduğuna bile emin değildir. Pek çok erkekle düşüp kalkmış bir kadınla evlenemeyeceğini söyler. Muzaffer Bey’in baskısıyla Leman, çocuğunu aldırır. Muzaffer Bey, Leman’a para yardımında bulunur. Ali Rıza Bey, kendi eliyle şirkete yerleştirdiği bir genç kızın bu duruma düşürülmesini hazmedemez, beş yıldır çalıştığı Altın Yaprak Anonim Şirketi’nden istifa Altın Yaprak Anonim Şirketi’ne Ali Rıza Bey’in aracılığıyla girip daktilograf olarak çalışan genç bir kızdır. Şirketin genel müdürü Muzaffer Bey’le yaşadığı ilişki sonrasında hamile kalır. Muzaffer Bey zengin, kariyer sahibi, yakışıklı bir adamdır. Leman gibi bir kadın için kaçırılmayacak bir fırsattır. Fakat Muzaffer Bey, evlenme işine yanaşmaz. Leman çocuğunu aldırmak zorunda Dökümü Romanının Özeti Olay ÖrgüsüAltmış yaşlarında olan Ali Rıza Bey, öğle paydosunda çalıştığı işyerinde, alüminyum bir sefer tası içinde evden getirdiği kuru köftesiyle yeşil zeytinlerini yerken, bir ay evvel şirketin muhasebe kâtipliğinden istifa etmiş genç bir adamın konuşmalarını gayrıihtiyari dinler. Bu adam hem unuttuğu birkaç eşyayı almak hem de eski arkadaşlarını ziyaret etmek amacıyla gelmiştir. Aldığı maaşın ailesinin geçimine yetmediği için işten ayrıldığını, babasından kuvvetli bir miras kalmadığı için kendisi ne kadar çalışırsa çalışsın işlerini yoluna koyamadığını, çevresindeki zengin insanların avuç dolusu para harcayarak gülüp eğlendiklerini, çok lüks bir şekilde yaşam sürdüklerini görünce eziklik hissettiğini anlatır. İçinde bulunduğu güç durumun babasının züğürt olmasından kaynaklandığını belirtir. “Babam, fazla namuslu adammış… Bir babanın çocuklarına bırakacağı en kıymetli miras temiz bir isimdir.’ der gidermiş… Temiz bir isim, bir miktar dünyalıkla beraber olursa âlâ; fakat züğürt evlatlarda ancak bir, nihayet iki göbek dayanabilir.” Rıza Bey, insanların paradan başka şeylerle de mutlu olabileceklerini söyler. Buna karşılık adam, acır gibi bir tavırla şu yanıtı verir “Tamamıyla haksız değilsiniz. İnsan, mesela ibadet yahut çalgıyla meşgul olmakla; zerzevat, çiçek yahut çocuk yetiştirmekle de bir teselli bulabilir. Ancak bunun için de hiç olmazsa yaşanacak kadar bir para lazımdır. Çiçek meraklısısınız; fakat biraz paranız yok değil mi? Ne kadar uğraşsanız topraktan istediğiniz renkte, kokuda bir çiçek alamayacağınıza emin olun… Babasınız, çocuklarınız var, paranız yok değil mi? Evlatlarınız ahir ömrünüzde size bir feci yaprak dökümü manzarası seyrettirmekten gayri saadet vermezler.” sözlerin kuvvetli tesiri altında kalan Ali Rıza Bey, yemeğine devam etmek ister, fakat lokmalar boğazından geçmez. Beş çocuk babası olan Ali Rıza Bey, “Bütün hayatını çocuklarına iyi fikirler ve iyi bir ahlâk vermeye sarf etmişti. Acaba yeni zamanların bu havası onları da sarsacak, ihtiyar babaya son deminde bir yaprak dökümü mü seyrettirecekti?” İnançlı bir adam olan Ali Rıza Bey, ellerini açar, çocuklarını koruması için yüce Allah’a dua yetiştirmelerinden bir mülkiye memuru olan Ali Rıza Bey, otuz yaşına kadar İçişleri Bakanlığı’nda çalışır. Kız kardeşi ile annesinin iki ay ara ile ölmesi üzerine İstanbul’dan soğuyan Ali Rıza Bey, acılarını unutmak düşüncesiyle Suriye’de bir kaza kaymakamlığı alarak gurbete çıkar. Bir daha İstanbul’a geri dönmez, yirmi beş sene Anadolu’nun çeşitli yerlerinde memurluk görevini sürdürür. “Titiz denecek kadar temiz, gülünç denecek kadar nazik ve mahcup bir adamdı. Hak yemek, kanuna aykırı bir şey yapmak, kalp kırmak korkusuyla bir türlü iş ki elinden çıkacak iş, sadece kanuna değil, teamüle, insanlık ve nezaket kaidelerine de uygun, yani dört başı mamur olsun…” Kırkına yakın bir yaşta evlenir. Elli yaşında, vakitsiz gelen son bir kızla çocuklarının sayısı beşi bulur. Ali Rıza Bey, Trabzon’da görev yaparken yaşadığı tatsız bir olay yüzünden elli beş yaşında devlet memuriyetinden ayrılmak zorunda kalır.“ O zaman, Trabzon sancaklarından birinde mutasarrıftı. Bir gün bir kadın kaçırma vakası olmuş, kadının kocası ile onu kaçırmaya kalkan adam bıçakla birbirini yaralamışlardı. Koca, arkasız bir çiftçi; öteki bütün kasaba halkının tuttuğu bir eşraf oğlu idi. Onun için asıl kabahatlinin kollarını sallaya sallaya ortada dolaşmasına göz yummak ve namusuna kast edilen adamı – göğsündeki yaralarıyla – hapse atmak lazım geldi. Etliye sütlüye karışmamayı öteden beri meslek edinen Ali Rıza Bey, bu meselede ateş kesilmiş, kendini attırıncaya kadar uğraşmıştı. Ne yapsın? Bu bir hak, bir vicdan ve namus işi idi. Vazifesini yapmakta kusur ederse Allah onu çocuklarında cezalandırır.” olaydan sonra İstanbul’a gelen Ali Rıza Bey, bir süre işsiz gezer. Bağlarbaşı’nda babasından kalma eski bir evi, karısının birkaç mücevherini satarak tamir ettirir; karısı ve çocuklarıyla birlikte bu eve Rıza Bey, yeniden bir memuriyet görevi almak için Babıâli koridorlarında dolaşırken eski bir öğrencisi olan Muzaffer’le karşılaşır. Altın Yaprak Anonim Şirketi’nin genel müdürü olan Muzaffer, Arapça ve İngilizce bilen bir kişiye ihtiyaçları olduğunu söyleyerek hocasına iş teklifinde bulunur. Ali Rıza Bey, bir süredir işsiz olduğu için bu teklifi büyük bir memnuniyetle kabul eder. Ali Rıza Bey beş senedir bu şirkette annesi, Ali Rıza Bey’i görmek için şirkete gelir. Leman, Ali Rıza Bey’in on-on iki sene önce vilâyetlerden birinde tanıdığı bir orman müdürünün kızıdır. Ali Rıza Bey, Leman’la bir sene önce Üsküdar İskelesi’nde karşılaşmıştır. Genç kızın beş sene önce babasını kaybettiğini ve annesiyle birlikte sıkıntı içinde yaşadığını öğrenince Ali Rıza Bey’in yufka yüreği buna dayanamamıştır. Okuma-yazma ve daktilo kullanma dışında düzgün bir tahsili olmayan Leman’ı 45 lira aylıkla şirkete aldırmayı annesi, Ali Rıza Bey’e kızının birkaç gün önce hastanede çocuk düşürdüğünü, kızını baştan çıkarıp onun namusunu kirleten kişinin Muzaffer Bey olduğunu, ancak Muzaffer Bey’in evlenmeye yanaşmadığını söyler. Yaşlı kadın, kedilerine yardım edecek kimselerinin olmadığını, çaresiz bir durumda olduklarını söyleyerek ağlamaya başlar. Ali Rıza Bey’den yardım Rıza Bey, kendi eliyle yerleştirdiği bir kızın bu duruma düşmesinden kendisini sorumlu tutar. Elinden geleni yapacağını söyler, yaşlı kadını teselli etmeye Rıza Bey, sıcağı sıcağına Muzaffer Bey’le görüşmezse cesaretini kaybedeceğinden korkar, bu sebeple o günün akşamında Muzaffer Bey’in yanına gider. Muzaffer Bey, gayet soğukkanlı bir şekilde Leman’ın sanıldığı kadar masum bir kız olmadığını, önüne gelenle düşüp kalktığını, doğacak çocuğun da kendisinden olduğundan şüphelendiğini, bu yüzden de çocuğu aldırtmak zorunda kaldığını söyler. Ekonomik durumu iyi olduğu için faturanın kendisine kesildiğini anlatmaya çalışır. Leman gibi bir kadınla evlenemeyeceğini, fakat onun aylığını artıracağını, bunun dışında başka türlü bir yardımda bulunamayacağını dile getirir. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, “Ben size kadın getirmiş bir insan mevkiinde kaldım. Hakikat böyle olmasa bile bunu herkese nasıl anlatırsınız? Leman’ın anası gibi benim ve benim çocuğumun da bu kapıdan yiyeceğimiz ekmek artık temiz ekmek olmaz.” der ve bir daha dönmemek üzere beş yıldır çalıştığı Altın Yaprak Anonim Şirketi’nden Rıza Bey, düşünceli bir şekilde evine doğru yürür. Her zamankinden farklı olarak evlerinin bahçesinde fenerlerin yandığını, karısının ve kızlarının sevinçli bir şekilde kendisini karşılamaya geldiklerini görünce şaşırır, kendisini güzel bir şeyin beklediğini düşünür. Nihayet Ali Rıza Bey’e müjdeli haberi verirler. Oğlu Şevket, girdiği sınavı kazanarak 100 lira aylıkla bir bankaya memur olmuştur. Ali Rıza Bey, o gün ikinci kez gözlerini gökyüzüne kaldırır, şükür duası eder. Bugün kaybettiği işinden dolayı hissettiği üzerindeki ağır yükün, oğlu tarafından sırtlandığını görünce yaşında olan Şevket, babasının gayretleri sayesinde düzenli bir tahsil görmüştür. Memuriyete başlamasının şerefine evin bahçesinde zengin bir sofra hazırlatır. Ali Rıza Bey, bundan böyle aile reisinin Şevket olduğunu söyler ve oğlunu kendisi için hazırlanan baş iskemleye gün Ali Rıza Bey, oğlu Şevket’e başından geçen olayı anlatır. İstifa etmekten başka çaresinin olmadığını söyler. Şevket, babasının doğru olanı yaptığına inanmaktadır. Ali Rıza Bey’in emekli maaşı çok az olduğu için ailenin geçimi, Şevket’in omuzlarına Hanım, kocasının işten ayrılmasının sorumsuzca bir hareket olduğunu düşünür, kocasına hakaret dolu sözler söyler. “Seni işiten bir rütbe filan almışsın da seviniyorsun zanneder. Şirketten aldığı yüz on beş lira ile zaten kıt kanaat geçiniyorduk. Bugün onu da elinden kaçırdığını söyledin. Bu bizim için açlık demektir…Sevinip boynuna mı sarılayım? Sen de biraz insaf et!.. … “ben senin yerinde olsam, çocukların hatırı için buna göz yumardım.” “Sen ne dersen de. Onların hatırı için ben, her şeye katlanırım. Çünkü ekmeksiz kalırsak onların namusu tehlikeye girer.” Ali Rıza Bey, bahçede çiçeklerin dibini eşelerken evlilik çağına gelmiş kızlarını düşünmeye başlar. Önce büyük kızı Fikret, gözünün önüne gelir. Fikret ağırbaşlı bir kızdır. Güzel bir kız olmadığı gibi sağ gözünde de bir leke vardır. Bu leke, Anadolu’da iken geçirdiği göz hastalığından yadigâr kalmıştır. Ali Rıza Bey, o sıralar bir yolunu bulup kızını tedavi için İstanbul’a getirememiştir. Ali Rıza Bey, daha sonra Leyla ile Necla’yı gözünün önüne getirir. Onlar, ablaları kadar zeki değillerdir fakat, çok güzellerdir. Leyla on sekiz, Necla ise on altı yaşındadır. Ali Rıza Bey, kızlarını evlendirmenin çok zor olduğunu, zamane gençlerinin evlenmekten korktuklarını Rıza Bey, emekliye ayrıldığı ilk günlerde karısı Hayriye Hanım’la uzun bir süre dargın kalır. Karısının yumuşayacağını ve kendisinden özür dileyeceğini düşünür, fakat bu beklentisi gerçekleşmez. Bir süre sonra Ali Rıza Bey, kendiliğinden Rıza Bey bir aylık kısa bir süre zarfında tam anlamıyla bir emekliye benzer. Kılığı kıyafeti bozulur, pantolonunun diz kapakları, kollarının dirsekleri sarkar. Önceleri kahvehaneleri miskin insanların barınağı olarak görürken zamanla bu düşüncesi değişir. Önceleri yürüyüş yapar, kır kahvelerine gider. Zamanla çarşı ve mahalle kahvehanelerine de alışır. Oradaki bîçare insanların dertlerini dinler. Günden güne ahbapları çoğalır. Sonunda kahvehanelerin, emekli ve işsizler için aile dirliksizliğinden kaynaklanan ıstıraplara karşı sığınılacak tek köşe olduğunu Rıza Bey’in emeklilerden oluşan sekiz-on kişilik bir arkadaş grubu olur. Bunların hepsi, aldıkları emekli maaşı az olduğu için geçim sıkıntısı çeken insanlardır. Ali Rıza Bey, arkadaşları sayesinde kömürü, eti yağı en ucuza nereden alabileceğini öğrenir. Bu ihtiyarlar için kahvehane, tek kurtuluş yeridir. “Zavallı ihtiyarlar, sabah oldu mu bir yangından kaçar gibi, kendilerini evden dar atıyorlar, gece yarısına kadar kahvede oturuyorlar, kavga ediyorlar, uyukluyorlardı. Hâlbuki, onlar sıcak bir aile ocağına her zamankinden ziyade muhtaçtılar. Hep bu ihtiyarlık günlerini düşündükleri içindir ki, ailenin bin türlü zahmetlerine şimdiye kadar hiç şikayetsiz katlanmışlardı. Ne ummuşlar, ne çıkmıştı! Ya Allah esirgesin, bu kahveler de olmasaydı!” Rıza Bey, istifa ettikten sonra yaşadığı sarsıntıyı karısının ve çocuklarının sevgisiyle atlatacağını düşünürken onlar her geçen gün babalarına karşı daha soğuk ve ilgisiz davranırlar. Ali Rıza Bey’in tek dayanağı, oğlu Şevket’tir. Onun her hareketini her geçen gün Ali rıza Bey’in nüfuzu azalırken, çocuklar arasında da hafiften hafife kavgalar başlar. Leyla ile Necla, ailelerinin yaşayış tarzlarını beğenmezler; daha fazla giyim kuşam, eğlence, yenilik isterler. Hayriye Hanım, evin zarurî masraflarından kırparak Leyla ile Necla’ya kıyafet alır. Durumun farkına varan Fikret, kendisine üvey evlat muamelesi edildiğini söyleyerek tepkisini ortaya koyar. Ali Rıza Bey, evde seslerin yükselmeye başladığını işittiği anda ya odasına kapanır ya da sokağa kaçar. Leyla ile Necla için yaşadıkları ev, tam anlamıyla bir cehennemdir. İnsan içine çıkmak, sosyeteye girmek, dans etmek Hanım, bir gün kocasının yanına gelerek Şevket’in, çalıştığı bankada evli bir kadınla ilişki yaşadığını, kadının kocası bu ilişkiyi öğrenince kendisini sokağa attığını, Şevket’le evlenmezse bu kadının intihar edeceğini söyler. Ali Rıza Bey, gayet net bir tavırla, böyle bir evliliği asla kabul etmeyeceğini, şayet oğlu yine de bu kadınla evlenecek olursa onu ölmüş farz edip bağrına taş basacağını söyler. Şevket, babasının kararına saygı gösterir, fakat içten içe de üzülür. Hayriye Hanım, oğlunun göz göre göre üzüntüsünden eriyip gitmesini istemez, türlü baskılarla sonunda kocasını ikna etmeyi düğün için yeni elbiseler isterler. Hayriye Hanım elinde kalan birkaç elması da satar, fakat bu, evdekileri mutlu etmeye yetmez. Nihayet evin bahçesinde bol ışıklı, müzikli, danslı bir düğün yaparlar.“İşin asıl fena tarafı Ali Rıza Bey’in, gelini Ferhunde’yi de gözü tutmaması idi. İhtiyar adam, onu ilk gördüğü günü unutamıyordu. O, namusu temizlendiği, iyi bir aileye kabul edildiği için sevincinden ağlayan mahcup, mütevazı bir kadıncağızla karşılaşacağını zannediyordu. Hâlbuki bilâkis, gayet yüksekten atan, kendisinde tükenmez haklar gören küstah, hafif, şımarık bir mahlûk buldu.” ile Necla, yeniliğe açık bir kadın olan yengelerini çok severler. Gayet açık fikirli ve cesur bir kadın olan Ferhunde, birkaç gün içinde evin idaresini ele geçirir. Eve tek başına hükmetmeye başlar. Fikret ise, bu kadının eve gelmesini kabullenemez, bütün gün vahşi bir inatla odasına kapanır. Ali Rıza Bey, parası olursa tekrar evin yönetimini ele geçireceğini düşünür. Bir akşam karısına kıyafetlerini ütületir. Kendisine belki yeniden iş verir düşüncesiyle Altın Yaprak Anonim Şirketi’nin genel müdürü olan Muzaffer Bey’in yanına gider. Fakat Muzaffer Bey, acele bir işinin olduğunu söyleyerek çekip gider. Ali Rıza Bey’in bu son ümidi de böylelikle suya düşmüş ile Necla, özlemini duydukları çağdaş yaşam tarzına kavuştukları için hâllerinden son derece memnundurlar. “Ali Rıza Bey’in Bağlarbaşı’ndaki kendi gibi ihtiyar ve çürük evi, eski mahrumiyetlerinin acısını çıkarmak ister gibi çılgın bir neşe ve şenlik içinde kalkıp kalkıp oturuyordu. Haftada iki gece dostlara danslı çay veriliyor, en aşağı iki üç gece de başkalarının davetine gidiliyordu.” “Gramofon bütün gece çalar, çılgın kahkahalar, çığlık çığlığa boğuşmalar içinde durmadan dans edilir, temelinden sarsılıyor gibi olan evin harap tavanlarından tozlar yağardı…” Ali Rıza Bey zaman zaman kızıp köpürür, bu rezaletlere daha fazla tahammül edemeyeceğini söyler, fakat Hayriye Hanım araya girerek kocasına, “Ali Rıza Bey, çıldırıyor musun? Ne yapalım şimdi böyle geçiyor… Kızlara koca bulmak lâzım… Eve kapatılmış bir kızı bu zamanda kimse arayıp sormuyor… Bu yaptıklarımız sırf onlara hayırlı bir kısmet bulmak için… Çocuklarına hanlar hamamlar mı yaptın? Bırak bîçareler de başlarının çarelerine baksınlar…” diye çıkışır. Annesiyle aynı fikirde olan Şevket de, “Baba hayat değişmiş… Emin ol ki bu eğlenceler zannettiğin kadar korkulacak bir şey yok… Şimdi bütün dünya böyle. Ne yapalım? Asrın icabatına uymaya mecburuz. Sen, başka zamanın adamı olduğun için bunların ne kadar tabiî ve zarurî olduğunu görmüyorsun.” diyerek babasını sakinleştirmeye geçen gün artan, çığrından çıkan ev masrafları yüzünden Şevket, gece geç vakitlere kadar çalışır, bitkin bir hâlde eve gelir. Düğünden birkaç ay sonra, hesapsız kitapsız yapılan harcamaların doğal bir sonucu olarak evde para sıkıntısı baş gösterir. Alacaklılar kapıya dayanır. Ferhunde bağırıp çağırır. Leyla ile Necla da intihara kalkışırlar. Yakacak odun bulamadıkları günlerde ev halkı yorganlara, battaniyelere sarınarak oturur. Fakat tüm imkansızlıklar içinde bile evde davetler verilir, eğlenceler Hanım, kocasına Leyla ile Necla’yı isteyenlerin olduğunu söyler, kendisinin de davetlilerin arasına katılmasını, damat adaylarıyla konuşarak onların huylarını, ahlâklarını öğrenmesini ister. Buna itiraz etmeyen Ali Rıza Bey, davetlilerin arasına katılır, fakat gençlerden hiçbirini gözü tutmaz. “Yirmişer, yirmi ikişer yaşında terbiyesiz, cahil, küstah mahalle çocukları… Kimi kumardan, kimi kadından, kimi büyük borsa ve ticaret manevralarından, kimi yediği veya beklediği büyük miraslardan hayret verici bir yüzsüzlükle bahseden çeşitli serseriler… kokainci, şişkin, ayyaş çehreleri… Sırf gafil kız çocuklarını kandırmak için aileler içine sokulmuş ihtiyar tilkiler…” üst katındaki bir odada kendi kendine yaşayan Fikret, bir gece babasını yanına çağırarak evlenmek istediğini söyler. Fikret, babasını olan bitene sessiz kalmakla suçlar. Bir uçuruma doğru sürüklendiklerini, hiç olmazsa kendisini bu cehennemden kurtarmak için evlenmek istediğini anlatır. Fikret’in evlenecek olduğu Tahsin Bey, elli yaşlarında, Adapazarı’nda bağı bahçesi olan, hâli vakti yerinde olan bir adamdır. Karısını geçen sene kaybeden Tahsin Bey’in üç tane de çocuğu ailesinin kendisine almak istediği hiçbir eşyayı kabul etmez, Adapazarı’na giderken de ailesinden hiç kimsenin kendisine refakat etmesini istemez. Evden çıkarken kardeşlerine veda etmez, ağlayarak boynuna sarılmak isteyen annesini sinirli bir şekilde iter. Yalnız, tren hareket etmeye başladığında, vagonun penceresinden eğilerek babasına “Üzülme baba… Darda kalırsan bana gelirsin; sana kendi evladım gibi bakarım.” Adapazarı’na gitmesiyle, ağacın yapraklarından biri kopmuş Rıza Bey, bir an önce Leyla ile Necla’ya hayırlı kısmetler bulup onları başından atmak ister. Evde verilen müzikli ve danslı eğlencelerde damat aramaya devam edilir. Leyla ile evlenmek isteyen kırk yaşlarında bir komisyoncu, diktirdiği kıyafetin borcunu bir senedir terziye ödemeyen bir dolandırıcı çıkar. Yine böyle bir kısmet de Necla’ya çıkar. Fakat yirmi sekiz yaşındaki bu gencin altmış yaşlarında zengin bir metresinin olduğu, bu yaşlı kadının parasıyla sağda solda hava tığı ortaya çıkar. Zamanla Ali Rıza Bey’in düşünce ve tavırlarında değişmeler görülür. “Eskiden kızlarının yabancı erkeklerin kucağında dans ettiğini, onlarla ağız ağıza konuşup gülüştüğünü, tenha yerlerde kol kola gezdiğini gördükçe hırsından kendi kendini yerdi. Şimdi, bu acıyı ve utancı eskisi kadar duymuyor, kızlarının şu sayede belki iyi birer koca avlayacağını ümit ederek, bütün yolsuzluklara göz yumuyordu.” bir gece Hayriye Hanım, elinde kahve tepsisiyle kocasının yanına gider. Şevket’in evin masraflarını karşılamakta çok zorlandığını, bu arada pek çok kişiye de borçlandığını, bu nedenle acilen para bulmaları gerektiğini söyler. Nihayet dilinin altındaki baklayı çıkarır; evi rehin göstererek Emniyet Sandığı’ndan bir miktar para alacaklarını, bu parayı da Şevket’in altı ay içinde ödeyeceğini söyler. Ali Rıza Bey, bu işe önce şiddetle karşı çıkar, fakat durumun ciddiyetini düşününce itiraz etmekten vazgeçer. Birkaç gün içinde gerekli işlemler tamamlanır ve Emniyet Sandığı’ndan dört yüz lira para alınır. Şevket’in zarurî borçları ödendikten sonra geriye kalan para çocuklar arasında yağma edilir. On bir gün sonra para sene kış çok şiddetli geçer. Odun alacak para bulamayınca Ali Rıza Bey, eline bir testere alır ve bahçedeki ağaçları keser. Bir süre bu odunları yakarak ısınırlar. Çocuklar, yeni elbiseler alınmadığı için eski, sökük, yırtık elbiseleriyle idare etmek zorunda kalırlar. Hayriye Hanım da evdeki değerli eşyaları birer birer satmaya başlar. Yine alacaklılar kapıya dayanır. Ferhunde ise evde kıyameti koparır. “Nereden düştüm bu dilencilerin içine? Hem kocamın ekmeğini yiyorlar, hem bana kafa tutuyorlar. Siz başımızda olmasanız biz, iki kişi gül gibi geçiniriz!” bankaya ait yüklüce miktardaki parayı gizlice alıp harcar, tekrar yerine koyamayınca da tutuklanarak hapse atılır. Bir buçuk sene hapse mahkûm edilir. Böylece, ağacın yapraklarından biri daha kopmuş hapse girince aile, Ali Rıza Bey’in otuz buçuk liradan ibaret olan emekli aylığıyla geçinmek zorunda kalır. Bu arada Leyla’ya bir kısmet çıkar. Kırk beş yaşlarında bir manifaturacı, Leyla’yı mağazasında görmüş ve çok beğenmiştir. Fakat söz kesildiği günün akşamında Leyla bu adamla evlenmek istemediğini kocası hapse girdikten sonra daha bir aksileşir, evdeki herkesle tartışır, kavga eder. Ali Rıza Bey’le Hayriye Hanım son derece sabırlı davranırlar. Bir zaman sonra Ferhunde, sık sık sokağa çıkmaya ve akşamları eve geç gelmeye başlar. Bazı geceler, akrabasında kalacağını söyleyerek eve hiç gelmez. Yine böyle eve gelmediği birkaç günden sonra Ferhunde’den bir mektup alırlar. “Senelerden beri sabrettim; fakat artık sefalete tahammülüm kalmadı. Bir daha evinize dönmemek mecburiyetindeyim. Şevket’e söyleyin, beni mazur görsün. Bir insanlık eder de kolayca ayağımın bağını çözerse minnettar olur ve başımın çaresine bakarım…” Rıza Bey, oğlunu ziyarete gider. Olanları anlattıktan sonra oğluna Ferhunde’nin mektubunu gösterir. Şevket, karısının evi bırakıp gitmesini şaşılacak bir sakinlikle, gayet normal karşılar. Ali Rıza Bey, oğlunun bu olay karşısındaki sakin tavrını görünce şaşırır. “Bu işin er geç böyle biteceğini biliyordum… fakat bu kadar çabuk kurtulacağımızı doğrusu pek ümit edememiştim. Hepimize geçmiş olsun baba.” “Zindanların en büyüğünden kurtuldum. Beni bu saatte buradan çıkarıp seninle beraber eve gönderselerdi bu kadar memnun olamazdım.” evden kaçmasından sonra, Ali Rıza Bey evin yönetimini tekrar ele geçirir. Evdeki danslı, müzikli davetlere, eğlencelere son verilir. Leyla ile Necla’nın da sık sık dışarıya çıkmalarına izin yaz Leyla’yı, Abdülvehhap adında bir Suriyeli istetir. Leyla’yı Üsküdar vapurunda görüp beğenmiş ve onunla evlenmeye karar vermiştir. Ailedeki herkes, Leyla’nın zengin bir Arapla evlenip lüks bir yaşam süreceğini düşünerek sevinçten havalara uçar. Abdülvehhap Bey ile Leyla her gün sokağa çıkar, gezip dolaşırlar. Bir gün Leyla, nişanlısıyla Çamlıca’da gezerken eski arkadaşlarıyla karşılaşır. Durup onlarla konuşur. Namusuna aşırı derecede düşkün olan Abdülvehhap Bey, Leyla’ya kırıcı sözler söyler, hakaret eder. Genç kız da aynı şiddette karşılık verir. O akşam dargın olaydan sonra Abdülvehhap Bey, bir hafta ortalıkta görünmez. Nihayet Abdülvehhap Bey’den Ali Rıza Bey’e bir haber gelir. Habere göre Abdülvehhap Bey, Leyla’nın sokakta uygunsuz kişilerle konuştuğunu, namuslu hiçbir erkeğin bunu kaldıramayacağını, şayet küçük kızı Necla’yı verirse bunu seve seve kabul edeceğini Rıza Bey, bu haberi duyunca Abdülvehhap Bey’in sağlam bir ayakkabı olmadığını anlar. Bu olayda Leyla’nın hiçbir kabahati yoktur. Ali Rıza Bey, bu adamın nişan yüzüğüyle birkaç hediyesini göndermeyi düşünür. Bu sırada şaşılacak bir olay olur. Necla, yaşından beklenmeyecek bir pişkinlikle babasının karşısına dikilerek “Ne yapıyorsun baba... Çıldırdın mı? Kısmetime ne hakla mani olacaksın? Mademki Abdülvehhap Bey beni istiyormuş... Kardeşimin yerine beni verirsin, olur biter...” der. Ali Rıza Bey, Necla’nın, kardeşine ağır hakaretlerde bulunan bir adamla evlenmek istemesinin çok çirkin bir davranış olduğunu düşünür. Çocuklarının bu derece düşmüş, bayağılaşmış olmalarını kabullenemez, bir köşeye çekilip hıçkıra hıçkıra ağlar. Hayriye Hanım ise, böyle zengin bir damat bulmanın çok zor olduğunu, bu nedenle Necla’nın isteğini düşünmek gerektiğini beş gün sonra Necla, Abdülvehhap Bey’le beraber Suriye’ye gider. Necla’nın evden ayrılmasıyla ağacın üçüncü yaprağı da kopmuş Rıza Bey kışa doğru Bağlarbaşı’ndaki evini satar, tüm borçlarını temizler. Elinde kalan parayla da Dolap sokağında iki odalı, karanlık, harap bir ev satın yaşadığı bu acı olaydan sonra yatağa düşer ve kırk beş gün kalkamaz. Bu süre zarfında çok zayıf düşer. Bir süre sonra yeniden eski neşesine kavuşur, sokağa çıkar, gezip eğlenir. Ali Rıza Bey, kızını hasta olarak gördüğünden onun kalbini kıracak sözler söylemeye bir türlü dili zengin ve lüks bir yaşam ümidiyle gittiği Beyrut’ta hayal kırıklığına uğrar. Saray gibi bir ev beklerken, tavuk kümesini andıran küçücük bir evle karşılaşır. Abdülvehhap Bey’in üçüncü karısı dokuz ay önce ölmüş olduğundan bu kadının iki küçük çocuğuna bakma görevi de Necla’ya düşer. Evin içinde iki ortak, aksi bir kayınbaba ve yarım düzineden fazla çocuk arasındaki bu hayat, Necla için cehennemden gün Ali Rıza Bey, kahvehane arkadaşlarından olan emekli bir binbaşıdan, kızı Leyla’nın yaklaşık iki aydır, evli ve çoluk çocuk sahibi bir avukatla metres hayatı yaşadığını öğrenir. Sinirli bir şekilde evine gelen Ali Rıza Bey, kızına birkaç soru yöneltir. Söylenenlerin doğru olduğunu anlayınca Leyla’yı evden kovar. Ağacın dördüncü yaprağı da kopmuş olay Ali Rıza Bey’i derinden yaralar. O geceden sonra hafif bir felçlik geçirir, çenesi biraz yana çarpılır, dili belli belirsiz peltekleşir. İnsan içine çıkmaya utandığından bir süre evden dışarı çıkmaz. Birkaç ay sonra, eline bastonunu alarak sokağa çıkar, kahvehaneye gider, emeklilerden oluşan eski arkadaş grubuna tekrar arada Leyla, sevgilisinin Taksim’de tuttuğu küçük bir apartman dairesinde yaşamaktadır. Avukat, Leyla’yı gerçekten çok sevmektedir. Onu nikâhı altına almak ister, fakat karısından bir türlü boşanamaz. Avukat, cadaloz karısından haftada ancak bir ya da iki gece kaçıp Leyla’nın yanına gelebilir. Bu yüzden Leyla, çoğunlukla yalnız Rıza Bey evin içinde “Leyla” isminin geçmesine izin vermez. Çocuklarıyla birlikte çekilmiş olduğu eski bir resimden Leyla’yı makasla keserek çıkarır. Hayriye Hanım, kocasıyla kızını barıştırmak için büyük çaba gösterir. Bir gün Ali Rıza Bey, evine geldiğinde karşısında Leyla’yı görür. Leyla ağlayarak babasının boynuna sarılır. Hayriye Hanım’la kızı Ayşe de Ali Rıza Bey’e kızını affetmesi için yalvarırlar. Fakat tüm bu çabalar boşunadır. Ali Rıza Bey, kızını bir daha dünya gözüyle görmeyeceğine dair ettiği yemine sadık kalır, gözleri kapalı bir hâlde, “Beyhude yoruluyorsunuz… Benim artık Leyla isminde bir kızım yok. Biz, birbirimiz için ölmüş sayılırız.” diyerek inadını gittikten sonra Ali Rıza Bey ile karısı arasında şiddetli bir tartışma yaşanır. Bu kavgadan sonra Ali Rıza Bey, bu evde artık daha fazla kalamayacağını anlar. Bohçasını hazırlar ve kızı Fikret’in yanına gitmek üzere evi terk Rıza Bey, Adapazarı’na gelir, fakat gördüğü soğuk muamelelerden, kızı Fikret’in burada hiç de rahat olmadığını anlar. Buranın da başka türlü bir cehennem olduğunu düşünen Ali Rıza Bey, kızının yanında ancak on beş gün Rıza Bey, Adapazarı’ndan döndükten sonra bir daha evine uğramaz. İki gün orada, üç gün burada avare bir şekilde dolaşır. Kışa doğru hastalanır, eski tanıdıklarından birinin yardımıyla hastaneye yatırılır. Bir gün Hayriye Hanım’la Leyla hastaneye gelirler, ağlaya ağlaya Ali Rıza Bey’in boynuna sarılırlar. İhtiyarlık ve hastalık, Ali Rıza Bey’in sinirlerini iyiden iyiye gevşetmiş, inadını arada Hayriye Hanım, Dolap sokağındaki evi kiraya vermiş, avukatın Taksim’de tuttuğu apartman dairesine gelerek kızı Leyla ile birlikte kalmaya başlamıştır. Ali Rıza Bey’i hastaneden çıkarıp doğru bu daireye getirirler, güneş gören ve denize bakan güzel bir odaya yerleştirirler. Ali Rıza Bey, düzenli bir şekilde yiyip içince kısa sürede Rıza Bey, artık hiçbir şeye karışmaz, paranın nereden geldiğini sormaz. Sadece, ailesine tekrar kavuştuğu için çok mutlu olur. Ara sıra, avukatın apartman dairesinde verdiği davetlere katılır, on beş yaşına gelmiş olan en küçük kızı Ayşe ile gülünç danslar ederek ortamı neşelendirir. “Evde oturmaktan sıkıldığı vakit onu tertemiz giydiriyorlar, açık bir arabaya bindirerek hava almaya Rıza Bey, o günlerde, bayram elbiseleriyle bayram beşiğine binmiş çocuklar kadar neşelidir. Yalnız, sokaklardaki kalabalığın içinde ara sıra eski kahve arkadaşlarından bazıları ile göz göze gelmese…” S O N –Yaprak Dökümü Romanının Dil ve ÜslubuReşat Nuri Güntekin, “Yaprak Dökümü” adlı romanında dili ustalıkla kullanmıştır. Öyle ki, okuyucu, romanın ilk sayfalarından itibaren kitap okuduğunu unutur, kendisini bir anda olayların içinde buluverir, olayları âdeta kendisi olayları ya da durumları anlatırken gereksiz tek bir sözcük kullanmaz. Reşat Nuri Güntekin’in romanlarını okurken, dikkatimizi dağıtacak, gözümüze batacak yahut kulaklarımızı tırmalayacak tek bir cümle bulamayız. Romanda dikkati çeken diğer bir husus ise, yazarın, konuşmaları o andaki şekliyle eserine taşımasıdır. Okuyucu, bu konuşmaları okurken yapmacıklık duygusuna Rıza Bey ile Muzaffer arasında geçen bir diyalog“− Beyefendi oğlum… Günahtır… Leman, ne de olsa parmak kadar bir kız çocuğu ki…− Beyefendi, emin olun size yalan söylemiyorum. Leman zannettiğiniz gibi masum bir kız değildi… Önüne gelenle düşüp kalkıyordu. İsterseniz bunu size ispat da edebilirim. Hatta doğacak çocuğun babası olduğum da şüpheli idi.” Rıza Bey’in şirketten istifa ettikten sonra oğlu Şevket’le yaptığı konuşma“Babası Bu vaziyet karşısında istifadan başka bir şey yapabilir miyim?’ diye sözünü bitirdiği vakit, o, hiç tereddüt etmeden− İyi ettin baba!.. ...− Yalnız bir şey var ki, onu da konuşmak lâzım oğulcuğum… Bu şirket, benim için son bir ekmek kapısı idi… Beni bilirsin. Kollarımı kavuşturup oturmak istemem… Belki artık iş bulamam… Kardeşlerin daha meydana çıkmış sayılamaz… Benim tekaüt maaşım pek az… Ailenin bütün yükü senin omuzlarına yıkılacak… Bu sana ağır gelmez mi? ...− Bunu söylemeye nasıl dilin varıyor baba? Benden şüphen mi var?..” Rıza Bey’in şirketten istifa etmesine Hayriye Hanım çok kızar ve kocasına ateş püskürür“− Hanım, bana bak!.. Bugün öyle bir muamele ediyorsun ki ölsem unutmayacağım… Yazık sana. ...− Niçin böyle söylüyorsun, Ali Rıza Bey? Seni işiten bir rütbe filan almışsın da seviniyorsun zanneder. Şirketten aldığı yüz on beş lira ile zaten kıt kanaat geçiniyorduk. Bugün onu da elinden kaçırdığını söyledin. Bu bizim için açlık demektir…Sevinip boynuna mı sarılayım? Sen de biraz insaf et!.. …− Evet, ama namus… Namusu kurtardık!.. ...− Ali Rıza Bey, insaf et. Bunca yıllık karınım. Bana ahlâksız bir kadın gözüyle bakarsan hem ayıp, hem günah olur. Ben de senin kadar namuslu bir insanım. Fakat, ben senin yerinde olsam, çocukların hatırı için buna göz yumardım. ...− Ne dedin bakayım, ne dedin?.. Bir daha söyle… Böyle bir şeye göz mü yumardın? Yazık… Yazık sana!.. ...− Evet, Ali Rıza Bey! Sen ne dersen de. Onların hatırı için ben, her şeye katlanırım. Çünkü ekmeksiz kalırsak onların namusu tehlikeye girer.” Hanım’ın, kocasına Şevket’in Ferhunde ile evlenmek istediğini söylemesi“− Şevket bankada daktilolardan biriyle sevişmiş… Bu, kocalı bir kadınmış… Bir zaman gizli gizli ötede beride buluşmuşlar… Nihayet iş meydana çıkmış… Kadın, kocası tarafından sokağa atılmış… şimdi arından bankaya gelemiyormuş… Şevket’le evlenmezse mutlaka intihar edecekmiş.− Şevket bu kadınla evlenmek mi istiyor?..− Sen razı olursan öyle. İki can birden kurtarmış olacaksın…− Şevket artık kocaman bir erkektir… Nasıl isterse tabi öyle hareket eder. Ben kendi hesabıma böyle bir izdivaca razı olmam…− Ne söylüyorsun Ali Rıza Bey?− Gayet erkekçe bir söz, kadınım… Oğlum böyle bir şey yaparsa onu ölmüş farz ederim. Bir evladım vardı; Allah elimden aldı, derim, bağrıma taş basarım…” Nuri Güntekin, anlatmak istediği düşünceyi daha anlaşılır kılmak ve anlamı pekiştirmek amacıyla yer yer atasözü ve deyimlerden de faydalanır. Bu sayede romanın anlatımını daha canlı ve daha çekici bir hâle Hanım, kocasının şirketten istifa etmesini bir türlü kabullenemez. Bu nedenle kocasına karşı çok soğuk davranır. Kocasının bu ilgisizliği hak ettiğini düşünür ve kocasına “Ne yapalım?.. Kendi düşen ağlamaz.” sık sık düzenlenen eğlenceler, kızların yeni elbiseler alması, evdeki eski eşyaların kaldırılarak yerine yenilerinin getirilmesi gibi sebeplerle bir süre sonra evin ekonomisi çöker. Şevket’in kazandığı para, evin masraflarını karşılamaya yetmez. Yazar bu durumu anlatmak için şöyle bir ifade kullanır “İdare, hâlâ Hayriye Hanım’da idi. Fakat kadıncağız, artık ipin ucunu iyiden iyiye kaçırmıştı. Evde su gibi para sarf ediliyordu.” yapılan harcamalar yüzünden, Şevket’in borçları artar. Hayriye Hanım, oğlunun borçlarını kapatmak amacıyla oturdukları evi rehin göstererek Emniyet Sandığı’ndan dört yüz lira borç almak ister. Fakat Ali Rıza Bey, buna karşı çıkar. Bunun üzerine Hayriye Hanım şunları söyler “Anlıyorum Ali Rıza Bey… Eskiden babası oğluna bir bağ vermiş, oğlu babasından bir salkım üzümü esirgemiş’ diye bir söz vardı. Şimdi dünya tersine döndü. Oğlu, babasını salkım saçak bir yığın çoluk çocuğuyla sırtına yükleniyor, babası kırık bir evi oğlu için rehine vermekten kaçınıyordu.” Nuri Güntekin’in, Türk halkı tarafından sevilerek ve beğenilerek okunmasında, eserlerinde kullandığı dilin etkisi büyüktür. Yazar, her yaştan insanın kolaylıkla anlayabileceği gayet sade, açık, anlaşılır bir dille eserlerini kaleme Kaynağım
yaprak dökümü roman özeti uzun